BARBARLARI BEKLERKEN

  “…uygarlığın “barbar yaratma zorunda olması” gayesiyle başlattığı cadı avı” sözüyle Olcay Karay, güncel yaşamda da başımıza gelen toplumsal felaketlerin asıl kaynağını vurguluyor. “… Sana söyleyeyim mi kimi zaman içimden ne geçiyor? Keşke şu barbarlar ayaklanarak bize bir ders verseler de, onlara karşı saygılı olmayı öğrensek! ” Coetzee bu sözleri söylerken muktedirlerin yarattığı, belki de […]

 

“…uygarlığın “barbar yaratma zorunda olması” gayesiyle başlattığı cadı avı” sözüyle Olcay Karay, güncel yaşamda da başımıza gelen toplumsal felaketlerin asıl kaynağını vurguluyor.

“… Sana söyleyeyim mi kimi zaman içimden ne geçiyor? Keşke şu barbarlar ayaklanarak bize bir ders verseler de, onlara karşı saygılı olmayı öğrensek! ” Coetzee bu sözleri söylerken muktedirlerin yarattığı, belki de birçok konuda hareket noktası yaptığı ,”iç düşman”, “dış güçler” masalının nasıl yıkılabileceğine de işaret ediyor.

Avcılar Kültür Sanat Derneği’nin var olmasında ve yürütülen kültür-sanat çalışmalarında önemli emeği bulunan değerli dostumuz Olcay KARAY, Coetzee’nin “Barbarları Beklerken” kitabıyla ilgili düşüncelerini yazdı. İzleyicilerimizle paylaşıyoruz.

BARBARLARI BEKLERKEN / J. M. COETZEE     

Avustralya’da yaşayan Güney Afrika’ lı yazar ve akademisyen J.M.Coetzee, Güney Afrika ve Afrika edebiyatının en önemli temsilcilerinden. Kendisine 2003 yılında verilen Nobel Edebiyat ödülü, dünya çapında tanınmasına da ayrıca vesile oldu. Türkçe’de yayımlanmış 9 kitabı bulunmakta. Bunlardan en bilinenleri “Barbarları Beklerken“, “Michael K. Yaşamı ve Yaşadığı Dönem” ve “Utanç“…

Ben henüz sadece Barbarları beklerken kitabını okudum ve bu yazıda onu değerlendirmeye çalışacağım.

Kitap, hayali bir imparatorlukta geçiyor. Romanın kahramanı olan kasabanın sulh hâkimi, yazarın alegorik anlatım gücü sayesinde derinlemesine irdelendiği için, bir anti-kahraman olarak da okunabilir. Roman her ne kadar zamansız-mekansız gibi görünse de, aslında G. Afrika siyasal tarihinin uzun karanlık dönemi olan (1948-1994 arası) Apartheid rejimini ve uygulamalarını eleştiriyor. Bu rejim, resmî devlet politikası olarak iktidarda bulunan Ulusal Parti hükûmeti tarafından ırksal ayrımcılığın savunulduğu ve inanılmaz eşitsiz-hukuksuz uygulamaları olan bir baskı rejimi… Bu dönemde sisteme karşı anti-Apartheid hareketi oluşturulmuş ve hareketin liderlerinden Mandela’nın 1990 yılında cezaevinden çıkması sonrasında, kazanılan seçim sonrası devlet başkanı olmuştur.

Kitapta işlenen imparatorluğun güvenlik politikaları gereği uyguladığı ırkçı şiddet, aslında o döneme işaret ediyor. Tabi genel anlamda emperyalist tahakkümcü-sömürgeci bütün müdahaleler de, kitaptaki imparatorluğun temsilleri şeklinde de okunabilir. Kitaba dönecek olursam, yaklaşık altmışlı yaşlarında olan hakimin görev yaptığı yer, bir sınır kasabası… Bir devlet memuru olmasına karşın, uzun yıllar başkentten uzakta yaşayan hakim, zamanla yaşadığı bölgeye ve kültüre karşı bir aidiyet geliştirmiş gibi görünmekte, ve günlerini bölgedeki vergileri toplama, komünal toprakları idare etme, garnizonun ihtiyaçlarını karşılama, askeri mahkemeye başkanlık etmek gibi rutin işler ile geçiriyor. Ayrıca özel uğraşı olarak bölgedeki çöllerde arkeolojik kazılar yapıyor. Bulduğu eşyalarda ve üzerindeki yazıları yorumlamaya çalıştığı tabletlerde, sanki kayıp bir medeniyetin izini sürüyor. Bu uğraşı ile, imparatorluğun oryantalist niteliğini de temsil ediyor gibi bir okuma da gayet tabi yapılabilir. Çünkü hakim, her ne kadar sisteme karşı bir figür oluştursa da, aslında devletin soykırımcı yüzü ile tanışana kadar, o devleti temsil eden bir otoritedir.

Ve bir gün uygarlığın “barbar yaratma zorunda olması” gayesiyle başlattığı cadı avı, bu sınır kasabasına da uğruyor. Burada görevi icra edecek olan Albayın ayağının tozu ile yaptığı baskınlarda esir aldığı “barbarlar” ve onlara yapılan akıl almaz işkenceler ve insanlık dışı uygulamalar, hakimdeki dönüşümü iyiden iyiye hissettirmeye başlıyor.

Nitekim hâkim, “barbar” diye canavarlaştırılan bu halkın, aslında bölgede yaşayan yerel halkı olduğu ve şiddete dayalı müdahaleleri gerektirecek bir durumun olmadığının yeterince farkında.

Bu işkencelerde tanıştığı kadın ile olan ilişkisi, kitap boyunca hâkimin iç çatışmalarının da habercisi olacak. Bu kadın, yerinden yurdundan edilen halktan biri ve kasabaya babası ile savaş esiri olarak getiriliyor. Babasına ve kendisine uygulanan işkenceler sonucunda görme yetisini nerdeyse kaybeden kadına karşı hakimin hissettiği duygu; acıma, merak ve cinsellik olarak kendini gösterdiğinde, kendi iç dünyasında sonu belli olmayan bir girdaba doğru sürükleniyor. Ayrıca hâkimin nufüzunu kullanıp, görece konforlu dünyasında kadın ile girdiği cinsel ilişki, başta yadırganacak bir durum gibi görülse de, kitap ilerledikçe yer yer karşılıklı bir rıza gibi, sanki hayatın olağan akışı şeklinde ele alınıyor.

Sadece bu bölümlerde duygu dünyasında onulmaz yaralar açılan kadının iç dünyasına girilmeyip, sadece bir yan olay şeklinde anlatılması, kitapta gördüğüm tek eksik olabilir.

Hâkimin kendini adayacağı bir dava bulduğu hissiyle, bu kadını geldiği yere geri götürme planları yapması ve çok zorlu bir yolculuk sonunda bunu başarması, kasabaya geri döndüğünde düşman ile işbirliği yapan bir hain konumuna düşmesine ve imparatorluğun genç idealist askeri savcısı ile tanışmasına sebep oluyor. Roman buradan sonra hâkimin maruz kaldığı itibarsızlaştırmadan, işkencelere kadar devletin “barbarlar” dışında, bir zamanlar kendi otoritesini temsil edenlere de nasıl canavarlaştığını, fazlasıyla gösteriyor. Sonunda bir türlü ortaya çıkmayan “barbarlar”, telef olmuş bir ordu ve bir meczup haline getirilen hakim…

Kitap, bu zamana kadar okuduğum en iyi metinlerden oldu. Hikaye ve karakterlerin çok boyutlu olması, ayrıca kahramanın kadın ile olan durumuna, zaman zaman anlam vermekte zorlanması, anlam arayışı ve yer yer gördüğü rüyalar ve kurduğu hayaller ile de, çok boyutlu bir karakter olarak ele alınması, alegorik anlatım gücünün iyi bir örneği. Ayrıca konusu itibarı ile coğrafyamızda hiç de yabancısı olmadığımız şiddet ortamı, okuyucuyu okuyucu olmaktan çıkarıp hakimin mücadelesine, yerel halkın psikolojisine ve o dünyada kendimize bir yer bulmamıza da sebep oluyor.

Egemenler yüzyıllar boyunca gerek yerel egemenler tarafından, gerek doğrudan dünya halklarına karşı açtıkları savaşta kullandıkları düşmanlaştırıcı ve imhaya dönük politakalarını günümüzde kullansa da, “Barbarları beklerken” gibi edebiyat yazımları ve J.M. Coetzee gibi kalemler, bu yaratılan korku ikliminin ve bunu kabullenişin yarattığı yılgınlığı kırmakta, çok güçlü bir silah olmaya kanımca devam edecek.

Kitaptan bir alıntı ile bitiriyorum;

“Nefretle nasıl başa çıkılır? Özellikle de bu nefret, yemek yeme alışkanlıklarının başkalığı ya da gözkapaklarının biçimindeki ayrılıklar gibi temelsiz nedenlerden kaynaklanıyorsa… Sana söyleyeyim mi kimi zaman içimden ne geçiyor? Keşke şu barbarlar ayaklanarak bize bir ders verseler de, onlara karşı saygılı olmayı öğrensek! ”

Temmuz 2021 – Olcay KARAY

Emek.org.tr

İlgini çekebilecek diğer içerikler

0 yorumlar