Coetzee’den bir kitap: FOE… Olcay KARAY değerlendirmesi…
John Maxwell Coetzee hayranlığımı pekiştiren şu kitaptan bahsetmek istiyorum. Birkaç sene önce okumuştum.
Daniel Defoe’nin Robinson Cruse hikâyesi vardır ya hani. Onun adadaki “arkadaşı” Cuma ile karşılaşmaları ve yaşadıkları anlatılır. Tabi ki sömürge tarihi ve felsefesi anlatılır temel olarak.
John Maxwell Coetzee ise bu romanda “Bu hikâyeyi kim yazıyor ve kim susturuluyor” sorusunu sorar. Kurmacasına Susan Barton isimli bir kadın dahil edip, onu Cruse ile Cuma’nın adasına çıkararak başlatır hikâyeyi. Susan, adaya düştüğünde hayatta kalabilmek için Cruse’nin yardımına ihtiyacı vardır. Zaman zaman onla yakınlaşırlar, geceleri sevişirler vs. Susan adadan kurtulmak isterken, Cruse artık kurtulmak, medeniyete gitmek fikrinden uzaklaşmıştır. Orasının mülk sahibi olmuştur.
Temel anlatıda Cruse’nin Cuma’ya dil öğretmesi, onu ehlileştirmesi gibi olaylar bu adada yaşanmaz. Çünkü Cuma’nın dili kesiktir. Dilinin kesik olması, muazzam bir detay olarak beni çok etkilemişti. Keza asıl mesele:
Cuma neden konuşmuyor? değil.
Cuma neden konuşturuluyor?
Coetzee şunu ima eder:
Defoe’nun romanı, Cuma’ya ses vermek değil; onun yerine konuşmaktır.
Romanın sonunda ise Coetzee, sömürge edebiyatın ideolojisine asıl darbeyi vurur. Adadan Cruse ve Cuma ile birlikte kurtulan Susan, yaşadıklarını dönemin en ünlü yazarına anlatarak kitaplaştırılmasını ister. Fakat ünlü yazar Foe (Defoe’nin kendisi) bu anlatıyı yeterli bulmaz. Susan’dan sürekli macera, dramatize edilmiş olaylar ve gerilim ister. Onu satabilecek bir nesneye dönüştürmelidir keza. Çünkü her anlatı, bir iktidar biçimidir. Velhasıl Susan buna razı gelmez ve kitap basılmaz.
Sonuç olarak Coetzee, arka plandaki sessizleştirilen Cuma’nın dilini anlatır. Bu şiddeti görünür kılarak, sessiz bırakılan öznenin geri dönüşünü de mümkün kılar.
Zihnîmi açan yazarların başında gelen Coetzee, iyi ki yazmış ve yazıyor.
(Ayrıca müthiş bir tiyatro oyununa referans bile olur bence bu anlatı.)
19.02.2026 İstanbul – Olcay KARAY






