6-7 Eylül 1955 utanç kareleri

6-7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul, Ankara ve İzmir’de Rum, Ermeni ve Musevi yurttaşlar, milliyetçi-gerici saldırılara uğradı. Milliyetçi-şovenist nefret söylemi üzerinden yağma ve katliamlar yaşandı. Mal ve can korkusu yaşatılan yurttaşlarımız bu saldırılarda büyük zararlar gördüler. Kışkırtılmış ve organize edilmiş gerici yobaz ve milliyetçi kitleler tarafından evler, iş yerleri, okullar, mezarlıklar ve inanç merkezleri saldırıya uğradı […]

6-7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul, Ankara ve İzmir’de Rum, Ermeni ve Musevi yurttaşlar, milliyetçi-gerici saldırılara uğradı. Milliyetçi-şovenist nefret söylemi üzerinden yağma ve katliamlar yaşandı.

Mal ve can korkusu yaşatılan yurttaşlarımız bu saldırılarda büyük zararlar gördüler. Kışkırtılmış ve organize edilmiş gerici yobaz ve milliyetçi kitleler tarafından evler, iş yerleri, okullar, mezarlıklar ve inanç merkezleri saldırıya uğradı ve yakılıp yıkıldı… Ölen ve yaralanan yurttaşlar yanı sıra, taciz edilen ve tecavüze uğrayan çok sayıda kadın oldu.

   

6-7 Eylül olayları olarak anılan tarihsel travma, ülke tarihinin utanç sayfalarından biridir. Yurttaşların yaşam güvenliğini sağlama ve koruma konusunda devlet ve hükümet kurumları görev ve sorumluluklarını yerine getirmedi. Olayları yaratma ile suçlandılar ve ceza aldılar. Menderes hükümeti, İstihbarat ve özel harp dairesi diye bilinen devlet kurumları, milliyetçi gerici dernekler bu olayların sorumlusu olarak tarihe geçti. Devletin herhangi bir kurumu bu konuda  bugüne kadar bir “özür dilememiş” tir. Gerçekçi ve adaletli bir hesaplaşma yaşanmamıştır.

O dönem yaşanan toplumsal kriz ve gelişen muhalefetin bastırılması, Menderes hükümeti açısından önemli bir sorundu. Sıkıyönetim ilan edilerek ve baskı rejimi uygulayarak dikkatleri suni Kıbrıs sorununa çekmek bunun içinde provakatif eylemlerle toplumsal çatışmalara ve bunun üzerinden baskıcı otoriter düzen kurma amaçlanıyordu. Bunun için gerici-milliyetçi dernekler olan Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) kullanılmış, Özel Harp dairesi devreye girerek provakasyon düzenlemiştir.

Celal Bayar, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demişti.

Nefret söylemi ve kışkırtmalarla 6-7 Eylül olayları gerçekleştirildi…

Örneğin Menderes hükûmetine yakın İstanbul Ekspres gazetesinin daha olay gerçekleşmeden iki saat önce, “Ata’mızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskısını yaptığı ise yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Tirajı 20 bin civarında olan bu küçük gazete 6 Eylül’de ise tam tamına 290 bin basılıyordu.

Atatürk’ün Selanik’teki evi, sonradan hapis cezası da alan bir istihbaratçı tarafından yakılmış ve gerici yandaş medya bu olayları körükleyerek kandırılmış işçi, öğrenci, yoksul halk kesimleri sokağa dökülerek yaratılan nefret söylemi üzerinden katliam, yıkım,  yangın, yağma ve tecavüz saldırıları yaşanmıştır.

Hükümet üyeleri ve olaylara katılanlar yargılanarak suçlu bulunmuş, zarar gören insanlara zararları karşılığında tazminata ödemeye mahkum edilmiştir. Zararları karşılamayan bu tazminatlar da devlet kurumlarının sorumsuz davranışlar nedeniyle ödenmediği iddia edilmiştir.

Derin devletin bu olaylarda parmağının olduğu artık sır değildir. Devlet yöneticilerinin aralarında geçen konuşmalarda ve askeri yetkililerin itiraflarında geçmektedir.

Aldatılan ve kullanılan Türk halkı, bizzat Menderes hükümet ve yandaşlarının kirli oyununa alet edilmiştir. Öyle ki çevre illerden İstanbul’a taşınmış olan 500 kadar köylü Haydarpaşa garında talan ettikleri eşyalarla yakalanmış ve yargılanmıştır. Yargılanan sayısı ise altı bin kişiye yaklaşmıştır.

Provakasyona devam eden hükümet çirkin bir oyuna da başvurarak, olayların suçunu dönemin devrimci sosyalist aydın insanlar üzerine yıkmaya çaba göstermiş ancak oyun tutmamıştır. Hatta bu nedenle gözaltı işlemleri de yapılmıştır. Oysa hükümetin kullandığı ve yönetici ve üyeleri de tutuklanarak yargılanan dönemin gerici faşist bir örgütlenmesi olan Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) ile Kıbrıs Türktür Cemiyeti (KTC) bu olaylarda aktif rol oynamıştı. Olaylarda saldırganlık ve kitle kışkırtıcılığı yaptılar.

Olayların rakamsal verileri

Kesinleşmeyen bilgilere göre 15 kadar yurttaş katledildi. Yaralı sayısı ise resmî rakamlara göre 30, bazı kaynaklara göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştü. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılıyordu. Resmi rakamlara göre 5 bin 300’ü aşkın, bazı kaynaklara göre de 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanmıştı. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izlemişti.

ABD İstanbul Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aitti. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturyalılara ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılara uğramıştı.

Resmi kaynaklara göre; 4 bin 214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel gibi 5 bin 317 tesis yakıldı ya da tahrip edildi. Tespit edilenlerin dışında kayda geçilemeyen birçok darp, cinayet ve tecavüz vakası yaşandı. Sadece İstanbul’da değil, tüm Türkiye’deki yüz binlerce azınlık kökenli yurttaş, bu toprakları terk etti.

Tiyatro sanatçısı Haldun Dormen anılarını ilk kez açıkladı

Tiyatro sanatçısı Haldun Dormen, ABD’den geri dönüşü, olayların başlangıcına rastlıyor. Bugüne kadar gördüklerini paylaşmayan Dormen, dünkü Cumhuriyet gazetesine şunları anlattı:

6 Eylül 1955 akşamında İstanbul yanıyordu. Olaylardan habersizdim. Arkadaşlar karşı kıyıda cayır cayır yanan Sarayburnu’nu bana gösterdiklerinde aklım çıktı. Resmen kıyamet kopuyordu.” Dormen, o gece yanan İstanbul’u korku içinde izlediklerini söyledi. “O sırada azınlıklara ait olmayan bazı evlerin de basılıp ‘tehlikeli’ kitaplar arandığına yönelik dedikodular gelmeye başladı. Dehşet içinde evlerimizde kitap kıyımı yaptık bizde. Kitapların çoğu ya yakıldı, yasaklandı.”

Gördüğümüz manzara karşısında o kadar şaşkındım ki… Her sokakta diz boyu insan eşyaları vardı. En unutmadığım şey, halılar… Yanmış, kundaklama yağına bulanmış halı ve kütükler ve onların o havada asılı kalan pis kokusu… O gün babam ve annem geldi İzmir’den. Babam, gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. İnanın üzüntüden beni tanımadı… Öyle beni görmeden sokaklara baka baka gitti.”

6-7 Eylül olayları, halk düşmanlarının “böl-yönet” politikalarına ve taktiklerine bir örnektir. Bu aynı zamanda bilinçsiz halkımızın nasıl sürüklendiği, milliyetçilik tezgahı ile ne derece kötü kullanılabileceğinin de bir örneğidir.

Nefret söyleminden uzak kalarak ve emekçi halklar arası dostluk bilincinin daha da güçlendirilmesi gerektiği, bu acı olayda çok net biçimde görülmektedir.

Coğrafyamızda yaşayan tüm emekçi halklarımız birbiriyle dosttur.

 

emek.org.tr

İlgini çekebilecek diğer içerikler

0 yorumlar