“HARBİYEDEN BİRİ, ÖMER YAZGAN”

12 Eylül’de idam edilen Ömer Yazgan’a dair politik-anı yazısı, Ömer Yazgan’ın ölüm yıldönümünde, 12 Eylül dönemini ve sorgu evlerini bizlere anımsatıyor. “HARBİYEDEN BİRİ, ÖMER YAZGAN” başlığıyla GazeteDamga’da yayınlanan Ali İbrahim Önsoy yazısını aktarıyoruz. Kimi değerlere de dikkat çeken yazıyı izleyicilerimizle buluşturmak istedik. Ömer Yazgan 29 Ocak 1983’te İzmit Kapalı cezaevinde idam edildi. İdam edilmeden önce […]

12 Eylül’de idam edilen Ömer Yazgan’a dair politik-anı yazısı, Ömer Yazgan’ın ölüm yıldönümünde, 12 Eylül dönemini ve sorgu evlerini bizlere anımsatıyor.

“HARBİYEDEN BİRİ, ÖMER YAZGAN” başlığıyla GazeteDamga’da yayınlanan Ali İbrahim Önsoy yazısını aktarıyoruz. Kimi değerlere de dikkat çeken yazıyı izleyicilerimizle buluşturmak istedik.

Ömer Yazgan 29 Ocak 1983’te İzmit Kapalı cezaevinde idam edildi. İdam edilmeden önce yazdığı son mektubu ailesi tarafından 25 yıl sonra Genelkurmay Arşivler Daire Başkanlığından alındı. Bu aslında mektubun değil de sınıfsal bir kinin nasıl saklanıp korunduğunun da işareti…

O’nun Gayrettepe’deki duruşu ve geçirdiği anların bir kısmını da olsa açığa çıkararak, tarihe ışık tutan bu yazıyı paylaşıyoruz.

Ömer Yazgan anısına saygıyla…

“HARBİYEDEN BİRİ, ÖMER YAZGAN”

Kadim dostum Sezai SAMİ, 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi akabinde bindiği halk otobüsünde gözaltına alınıyor. Gözaltında tanıdığı birçok kişiden birini anlattı.

“Toplumsal muhalefet 1970’lerin ortalarından itibaren toparlanırken bölünmeye başladı. Bölünme üstüne bölünme yaşanırken kimin ne dediği dinlenmedi. Toplumsal mücadele anlayışı unutuldu. Hemen herkes bir yerde “yetkili” olduğunu ilan etti. Hatta her mahalle ve okul çevresi ülkeyi ve dünyayı yeniden yorumladı. Bölünmelerin yarattığı karmaşalık, toplumsal muhalefeti gittikçe zayıflattı.

Okulunu bitirip mesleğinde uzmanlaşma yolunda olan birçok duyarlı kişi toplumun bu dağınıklığına karşı tarihi toplumsal sorumluluğu sırtladı. Bunların kimi iktisat ve siyasal bilimler, kimi mühendislik ve tıp, kimi de harbiye mezunuydu. Fakat halkın düşmanı halkın dostlarının güçlenmesini hele ki birleşerek güçlenmesini istemez. A.B.D. ve NATO’nun “bizim çocukları” onlar adına ülkeyi zapturapt altına alır 12 Eylül 1980’de.

12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesinde sorguya alınanların gözaltı sürelerini uzattı. Süre uzadıkça gözaltındakilerin yılgınlığı umutsuzluğu hissetsin istenildi. Sokaktaki, okuldaki ve işyerlerindeki hemen herkes gözaltına alınıp “sorgudan” geçirildi. Toplumsal örgütlü mücadele ve dayanışma yasaklandı hatta bir arada bulunmak bile suç oluşturdu. Tüm toplumsal kuruluşlar yasaklandığı gibi grevlerde kaldırıldı. Sıkıyönetim komutanlığı adli müşavirliklerin önünde sendika yönetici ve temsilcileri ifade kuyruğuna girdi. İfade kuyruğunda kendi aralarında konuşma bile yasaklandı.

Darbenin ilk günlerinde binmiş olduğu halk otobüsü durdurulur herkes gibi gözaltına alınır. İstanbul, Gayrettepe’de sorguya çekilir. “Konsey” gözaltı süresini doksan güne çıkarır, bu da yetmez ise savcılık ek süre verir. Gözaltına alındığı gün doğum günüydü aradan iki aydan fazla geçmişti. Evinde arama yapan sorgucular kız kardeşini de gözaltına alır. Sorgucuların onunla işi daha bitmemişti. Daha önce gözaltına alınan kişilerin içinden birileri adını “zikredince” kendisini onların sorgucularına teslim edildi. Fakat ilk sorgucular yeni sorguculara kolayca vermediler. Hatta sorgucular kendi aralarında imam/cellât rolünü oynadılar, iyi sorgucu kötü sorgucu olarak.

Gözaltındaydı kaç gün oldu bilmiyordu. Bildiği bir şey vardı hafta da bir kaldığı hücre değiştiriliyordu. Ocak ayı ortalarına doğru gece yarısı kaldırılıp sorguya çekildi, hatta birilerini karşısına getirip teşhis edildi. İşte o günlerde yoğun bir işkence olup hücreye götürülmedi, sorgu bekleme odasına eli bazen duvar bazen de kalorifer peteğine kelepçelendi, üstünde sadece iç çamaşırları vardı. Kaç gün o odada tutuldu bilmiyordu. Aç ve susuz ve günün saati kaç önemli değil sorguya götürülüyordu. Sorguculara direndiği sırada, gözündeki bağı çıkardı onlarla göz göze geldi. Odada kaç kişi varsa üstüne çullandı, ortalarına alıp ellerine ne geçirmiş ise vuruyordular. İşte o sıra dizlerinden aşağısını hissedemedi, ayaklarından güç alamadı. Baygın durumda battaniyeye koyup 24. hücreye getirip bıraktılar. Birkaç gün sorguya çıkarmadılar ayaklarını tutamıyordu. Hücredekilerin yardımıyla ihtiyaçlarımı giderdi. İkinci günün sonunda en dip hücre 24 ve 25. boşaltıldı Ankara’dan dy.li B.F.yı getirmişler. Bu hücredekileri başka hücreye koydular. Hücre arkadaşları hk.’lı S.O, tkp.ml’li İ.G. ve diğerleri koltuk altından kaldırarak sorgucuların gösterdiği 17. Hücre kapısının önüne koydular.

Hücrelerin aydınlatma aracı yoktu. Hücre içerisinden birileri koluna girerek yardımcı oldu. Kapı kapandığında içerisi zifiri bir karanlığa büründü. Kapının altında dört parmak genişliğinde aralık vardı koridorun ışığı belli belirsiz hissedildi. Hücrede kalanlar boş süt kutularının içini açıp kapının eşiğine koyarak koridordaki ışığın içeri girmesini sağladı. Bu durum en azından içeriyi az da olsa aydınlattı. Hücredekilerin suratlarını tanımaya başladı. Çoğunun sakalları uzamış kir ve ter kokuyordu. En yeni gelen on beş günlük, kendisi üçüncü ayı dolduruyordu.

Yatırıldığı köşeye yeni gözaltına alındığı sakallarından belli olan biri kasıklarını tutarak geldi. Yaralı olduğunu söyledi. Hücredekiler dışarıda neler yaşandığını sorup taze haber alıyordu. Ertesi gün olduğunda hücredekilerin çoğu sorguya çıkarılmıştı. Ayaklarını hareket ettiremediğinden yanına geldi, “Akyazı olayı nedeniyle buradayım” dedi. Sanki eski bir dost ile konuşur gibi konuştuk. Babamın emekli PTT hat ustası olduğunu gazetelerden öğrenmiş kendi babasının da PTT çalışanı olduğunu söyledi. Dışarıda yaşananları ve yakalanma olayı üzerinde sessizce konuştuk. Halkın dostlarından “Harbiyeli” sanki bugün özellikle yakın biriyle konuşmak, içini dökmek istiyordu.

“Yarın 15’lerin Karadeniz’de katledilişinin anma günü, bugünde doğum günüm. Dışarıdayken hep buruk kutladım ve şimdi sorgudayım gözaltında”, dedi. Sen tek değilsin bende doğum günü gözaltına alındım ve hala buradayım dedim.

Harbiyeli hücre arkadaşımla bizden önce yitip gidenlerin anısına,” dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını” birlikte söyledik.

Halkın düşmanları acımasız ve bir o kadar duygusuz onursuz. İki yıl sonra Metris cezaevinde “tek tip elbise” dayatması nedeniyle avukat ve ziyaretçi görüşleri yasaklandı. Mahkeme duruşmaları için tek tip elbise zorunluluğu getirildi; koğuşlardaki masa ve sandalyeler alındı, yemekler iki kaba düştü, gazete yasaklandı, radyolar toplatıldı.

Ocak ayının 29. günü Karadeniz de katledilen 15’leri anarken sağ ayağımın sızısı daha da arttı. Hücrede birlikte söylediğimiz “dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını” koğuşta söylerken doğum gününü kutladım. Oysa ailene son yazdığın mektubun da “… az sonra son görevimi yapmak üzere darağacına çıkacağım, sloganlarımı haykıracağım, dizlerim titremeyecek. Yirmi yedi yaşına bastığım bu gecenin sabahını kimse unutmayacak.”

Ne senden öncekileri ne seni ne de senden sonra giden halkın dostlarını kimse unutmadı hücre arkadaşım Harbiyeli Ömer YAZGAN”, dedi Sezai Sami.

ALİ İBRAHİM ÖNSOY, İSTANBUL ŞUBAT 2021

Emek.org.tr

 

İlgini çekebilecek diğer içerikler

0 yorumlar