19 Kasım 1981 de kaybettiğimiz Şairimiz Enver Gökçe’yi saygıyla anıyoruz.
Toplumcu gerçekçilik tarafının önemli bir aydını olan Enver Gökçe’yi, S. Ali Tayır’ın “ENVER GÖKÇE Ağrılar Yadigârı” 18 Nisan 2018 güzel yazısı ile anmak istedik. İzleyicilerimizle paylaşıyoruz.
ENVER GÖKÇE
“Uğruna çekilen Derttir mihnettir
Senden yanıt olduğumuz sebeptir
Kolektif hayat.!”
…
On yıldan fazla olmuş bu dizeleri bir grev defterine özenle işleyip, yüksek sesle işçi, işçi-köylü ve öğrenci topluluğuna okuyalı… “Türkiye yaşanmaz oldu / Her gün bir başka zehir” diye başlayan bu şiir, yaşanmazlığın nedenini yalın, özlü ve çarpıcı olarak vermekle yetinmiyor; sorunların çözümüne ilişkin bir bakış da sunuyordu. Bir parçası olduğum işçi-emekçi insanların arasında, çoğu kez ezberden, kaç kez okudumsa, insanların yüzlerinde o değerbilir, o önemseyen ciddî tavrı gördüm. Dolaysız bir bağ kuruluverdi şiirle aralarında…
…
Onun adını çocukluk yıllarımda, çok seyrek görebildiğim ağabeyimin ağzından duymuştum ilk kez. “GÖRÜŞ GÜNÜ” adlı şiirini, elimde gördüğü PİR SULTAN ABDAL Hayatı ve Şiirleri adlı kitabın iç kapağına ezberden yazmıştı… Sonraları Hasan Hüseyin, A. Kadir gibi, insanlığına insan, ozanlığına ozan başka soy-sanatçılarla birlikte hep ayrı bir yeri oldu kavrayışımda. Düşününce, ondaki bilinç-duyarlılık ve yaşantının nasıl bütünleştiğinin, sürekli birbirini geliştirdiğinin örneklerini buluyordum: 1940’lı yıllarda edebiyat ortamında meyhane sohbetleri moda, hatta bir çeşit “zorunluluk” halindeyken, bu yerlere karşı tavır alması, “arkadaşlarını da bundan men etmesi”; Aşık Veysel, Aşık Ali İzzet gibi “temiz şairlerle” tanışıp söyleşmesi-dostluklar kurması; bir yandan, döneme egemen olan küçükburjuva sanat anlayışı GARİP akımına karşı ANT dergisi çevresinde devrimci edebiyat üretiminin, öte yandan siyasal etkinliklerin örgütleyicilerinden olması… Sanatsal etkinliğinin temellerini halk türkülerine, Dede Korkut’a, halk hikâyelerine; toplumun, geleceği kuracak olan en diri kesimlerinin (işçi ve yoksul köylü kesimin) duyuş ve ifade biçimlerinin araştırılmasına, Türkçe çerçevesindeki lehçelerin incelenmesine yaslaması. “Memleketinin şarkıları kadar acı” çekmesi. Bu dize üzerinde biraz düşünmeli… Memleketin bütün ağrıları, özlemleri, umutları, duyarlığı, aklı-yüreği, dil lezzeti, yaşayan Türkçe’nin yaşamın bin bir rengi içinde aldığı haller; hepsi, hepsi söz konusudur memleket türkülerinde, şarkılarında…
…
O acıları çözebilmek için Yunus’ça bilge ve sevecen, Bedreddin’ce kararlı ve savaşkan, Pir Sultan’ca, Dadal’ca baş eğmez, özünü inkâr etmez olabilmek, hem de bunu en güzel dille, sanatla yapabilmek… İşte, güzellik ve estetiğin erdemden ve mücadeleden doğuşudur bu. Ve “Mağripli”nin dediği gibi, mutluluk, mücadelenin kendisidir…**
…
- Suphi Demirci’nin 1973’te onunla yaptığı söyleşiden bir yanıtını ibretle okuyalım;
…
– “Şiirlerinizin yeniden yayınlanması edebiyat çevrelerinde olduğu kadar, okur arasında da büyük bir ilgi uyandırdı. Bu arada Soyut ve Yansıma dergilerinde şiirlerinizi ve kişiliğinizi yücelten yazılar yayınlandı. Bunlar iyi, hoş şeyler tabii… Ama zihnimi kurcalayan bir şey var: Bu yazıların yazarları, yazılarından anladığımca sizi yakından tanıyan ve bundan da büyük kıvanç duyan kişiler. Yani, yaşı henüz çile doldurduğunuz yıllara bile değmemiş bizim kuşak gibi sizinle daha yeni yeni yüz yüze gelmiş değiller. Şiirlerinizi biliyorlar. Dahası, 1969 yılında yayımlanan kitabındaki şiirlerinin büyük çoğunluğunu zihnimize kaydettiğimiz Ahmed Arif’e ustalık yaptığınızı bile biliyorlar. Öyleyken, özel bir konuşmamızda da belirttiğiniz gibi, hakkınızda İzmir’de çıkan bir gazetede yayınlanmış yazıdan başka tek bir yazı yayımlanmamış bugüne kadar. (Necatigil’in sözlüğünde de adınızın bulunmadığını belirtelim bu arada.) Kimseyi suçlamak istemem, ama adınız etrafında aşağı yukarı 30 küsur yıl süren suskunluğun bugün birdenbire açık bir ilgiye dönüşmesini nasıl açıklarsınız.?”
…
– “Bu soruyu adı geçen yazarlara sorsaydınız elbette daha iyi ederdiniz. Bugün böyle konuştuklarına göre herhal dünya daha iyiye dönmüştür. Ben de hangi dağda kurt öldü diye soruyorum kendi kendime. Ben hayatta kimseye hocalık, akıldanelik etmedim. Ustalık satmadım. Ahmed Arif bugünkü yerine bilinen yetenekleriyle oturmuştur. Hiç bir şey bu gerçeği örtbas edemez. Yalnız, «kendi göbeğimi kendim kestim, kasaba minnet etmedim» dediğine göre, kendini aşiret töresine bu kadar bağlı sayan ve bunu ballandıra ballandıra, bir marifetmiş gibi söyleyen Ahmed Arif’e, kendi yiğitlik zagonu adına sorarım: Aç zulanı, göster restini. Gökten zembille mi indin.? He canım sen getir üstünü”1
…
Menderes döneminde gördüğü işkenceler, uzun hapislik ve sürgün yılları onu fiziksel olarak oldukça yıpratmıştı. Ama yalnız baskılarla çevrelendiği değil, uzun yıllar pek çok ‘dost’u tarafından yalnızlığa terk edildiği, hatta son günlerini bir huzurevi odasında geçirdiği halde bilinç ve kararlılığından, insani değerlerinden sapmamıştır. Ayrıca dostluğa inanan, birtakım olumsuzlukları, insanlığın çocukluk hastalığının, emeklemesinin ürünü olarak gören biri olarak; sonuna kadar özgecil… Tıpkı, yirmili yaşlarında sosyalist düşünceleri uğruna yarı aç, bin bir baskı altında mücadele veren, devrimci yayınların “hamallığını” gönüllü üstlenen, aç da olsa çağrılmadan sofraya gelmeyen, yaşamımızın kimi dönemlerine sessizce giren, şikayetsizce çıkan o “sakıncalı” gençlerin soyundandı… Can’dı ve sonuna kadar dost… Ahmed Arif’in, Yaşar Kemal’in, Gülten Akın’ın ve daha başka edebiyatçıların öncelikle inceleyip tanıtması gereken’di. Otuz yıllık bir yok saymanın2 ardından nihayet bir dönem ilgi görmüş, ama özellikle de yaşamının son yıllarında gerçek bir dayanışmadan, dost ellerinden yoksun kalmıştır; yine de yakınmasız yaşamıştır. Onun çektiklerini bile bile görmezlikten gelen bazı “dost”larına ne demeli.? Eğer ortak değer ve duyarlılıklarımıza onun kadar bağlı olabilseydik, böylesine birbirinden habersiz, at iziyle it izini, sapla samanı ayıramayan bir edebiyat ortamında olur muyduk.? Avni Memedoğlu, Hasan Hüseyin ve erdemine namuslu kalmış başka sanatçılara yapılanlar yapılabilir miydi.?
…
İnsanın hasıydı; yaşamının en civan yıllarını gözünü kırpmadan “gül-gülistan içinde bir memleket” uğruna harcadı… Düşünce ve duyarlılıklarının pratik önderlerindendi bir yandan da. Kendi dilinden okursak: “Orhan Veli ve arkadaşları o zaman devrimci şiirleri yok sayan ve yozlaştıran bir çalışma içindeydi. Ve bu sebeple biz, ANT çevresinde küçük bir topluluk da olsak, devrimci sanat sorumluluğunu üstlenmiştik. (…) Anti-faşist ve devrimci bir gençlik ve onun devrimci sanatı etrafında yeni bir akımın mümessili toplumcu bir sanatı ortaya çıkarmayı amaçlayan gençlerdik denebilir…”3
…
Sosyalist sanatın ancak sosyalist bir etkinlik içinde üretilebileceğini bilenlerdendi… Boratav, Boran, Azra Erhat vb. ilerici öğretmenlerin öğrencilerinden; Nâzım, Sabahattin Ali, Muvaffak Şeref, Niyazi Ağırnaslı ve Ruhi Su’nun yoldaşlarındandı… Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Niyazi Akıncıoğlu, Ö. Faruk Toprak… kısaca “acılı kuşak” diye anılanlardandı…
…
Gökçe’yi yakından tanıyanlardan İsmail Gençtürk, bir gün iş bulma konusunda Hasan Hüseyin’e danıştığında, O, “Aman’ı bilir misin İsmail!” diyor… Bir dönem Enver Gökçe’yle de çalışan bu insana verdiği öğütler, o sanatçıların ne kadar zorlu bir geçim savaşı içine tıkıldıklarını gösteriyor (ve Orhan Kemal’in o acı gülümsemesini anımsatıyor). Ama 1981’in üç yıl sonrasında önemli bir duyarlılık ve dayanışma gösterildiğinde artık dizleri Hasan Hüseyin’i çekmiyordu…
…
Kendi kuşağı içerisinde, Nâzım’ın açtığı çığırdan etkilendiği halde, kendine özgü bir şiirsel yapıyı doğrudan doğruya bu coğrafyanın tarihten süzülen değerlerine yaslanarak, bu değerleri belli belirsiz bir faşizm karşıtlığı ve halkçılıkla değil de işçi sınıfına sosyalist bakışla yönelerek kurması bakımından benzersizdir Enver Gökçe… Bu yönüyle bakıldığında kendisinin işlemesine fırsat verilmeyen şiirsel mirası, halen birçok devrimci olanağı bağrında taşımaktadır…
…
Nâzım Hikmet, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Ruhi Su, Yılmaz Güney gibi sanatçıları anlayıp özümsemeden sanatçılık taslayanlar, Kız Kulesi’ndeki kız kurusu gibi, kendilerini zehirleyecek yılanı, günümüzün o ‘global’, o küresel yılanını bekleyedursunlar…
…
Enver Gökçe kırmızıyla karanın, dostlukla yabancılaşmanın, dayanışmayla bireyciliğin, sanatsal duyarlıkla, özgürlük eylemiyle baskı ve yasakların, düşünen insanla onun düşmanlarının kıyasıya savaştığı bir dünyada dostluğa, aşka hasret, özgürlüğe ve “gül-gülistan içinde” memleketlere hasret doldurdu çilesini, astı avazını başımızın üstündeki mavi kubbeye… Yeteneklerini yeterince kullanma fırsatı bile bulamadan, üretmeye hasret gitti…
…
Hey gidi “türküler yadigârı”, “ağrılar yadigârı” Dost…
…
Notlar:
1- M. Turan / Ö. Seçkin, Enver Gökçe Üzerine, Damar Yay., s. 24/25
2- Bu yok saymanın tarihini Asım Bezirci’den okuyalım: “Bütün bu olumlu özellikleri dolayısıyla E. Gökçe burjuvalık edebiyat tarihlerine, sözlüklere, antolojilere sokulmamıştır. 1940 kuşağının öteki şairleri (H. İ. Dinamo, Rıfat Ilgaz. A. Kadir, N. Akıncıoğlu, Fethi Giray, Ö. F. Toprak v.b.) gibi o da gölgelenmek, aşağılanmak, unutturulmak istenmiştir. Yazık ki bu “beyin yıkama” isteği genellikle başarıya ulaşmıştır. Nitekim, adı geçen antolojimi 1969 Varlık Yıllığı’nda eleştiren Doğan Hızlan şunları yazmıştır: “Nice Gençler bu antolojide yer alan İlhami Bekir Tez, Niyazi Akıncıoğlu, Hasan Basri Alp, Enver Gökçe, Fethi Giray adlarını ilk olarak duyduklarını söylediler…”
…
Bu üzücü sonuç yalnızca tutucuların eseri değildir. Bunda kimi ilericilerin de payı vardır. Örneğin toplumcu bilinen Memet Fuat bir kez olsun Enver Gökçe’nin şiirlerini yıllıklarına almamıştır. Öte yandan halka sırt çeviren İkinci Yenicilere, hatta Sezai Karakoç gibi gericilere her yıl bol sayfa ayırmıştır. Fakat ilerici Enver Gökçe’nin bir dizesine bile yer vermemiştir. Adını bile anmamıştır onun…
…
Öyleyken, Enver Gökçe hiç yakınmamıştır bundan, sessizce direnmiştir. Bir gün olsun kendini öne sürdüğünü öbür şairleri kıskanarak yerdiğini görmedim. Kimseyi çekiştirdiğini de duymadım. O kadar sabırlı, saygılı ve alçakgönüllüdür.” (a.b.ç.-S.A.Tayır.) (Türkiye Yazıları Dergisi, Kasım 1979)
…
3- M. Turan/Ö. Seçkin, Enver Gökçe Üzerine, Damar Yay., s. 87/88.
…
* Bu yazı, yazarın dokuz yıl kadar önce, mahlasla ve eksik yayınlanmış bir yazısı üzerinde tekrar çalışması sonucu oluşmuştur…
…
** “Mağripli”: Dostlarının K. Marx’a taktıkları bir lakap. (Kaynak: Marx Biyografi, Sorun Yay.)
…
Sanat Cephesi Sosyalist Gerçekçi Sanat Dergisi http://www.sanatcephesi.org/SC/198/agrilar_yadigâri*/
emek.org.tr






