LİBOŞLAR’İN BİR ZAFERİ DAHA! (Film:Kuru Otlar Üstüne)

“Sağ -sol yok, üçüncü yol var” diyen Neo liberal ideolojinin kitle iletişiminde kültür-sanat dünyasını nasıl ustaca kullandığını, bu işlere aracı olan “dönek solcuların” nasıl bir rol üstlendiklerini son yirmi yılda hayretle izliyoruz.

LİBOŞLAR’IN BİR ZAFERİ DAHA! (Film: Kuru Otlar Üstüne)

“Sağ -sol yok, üçüncü yol var” diyen Neo liberal ideolojinin kitle iletişiminde kültür-sanat dünyasını nasıl ustaca kullandığını, bu işlere aracı olan “dönek solcuların” nasıl bir rol üstlendiklerini son yirmi yılda hayretle izliyoruz.

Edebiyat dünyasında Selim İleri ile başlayan yozlaşma, Orhan Pamuk’la doruğa çıkarılan ‘tabuları yıkalım’ şiarıyla siyasal İslami meşrulaştırma gayreti (KAR romanı) neticesinde sol radikalizmi yerinden sökme operasyonuna; ekonomi-politik dünyada Eser Karakaş, Şahin Alpay, Mehmet Altan üçlüsünün eksiklerini Asaf Savaş Akat in tamamladığı yarı demagojik lügatla; neo liberalizmin “zorunlu alternatif” olduğu safsatasına, 20 yıl sonra sinema dünyası da katıldı.

Nuri Bilge Ceylan’in yönettiği ‘Kuru otlar üstüne’ adlı filmin işlediği konu; muhafazakar-mutaassıp bir çevrede tabu haline getirilmiş ilkel anlayışı yıkmak  gibi bir algı değil, ya da otuzunu aşmış bir öğretmenin 13 yaşındaki kız öğrencisine ‘vurulması’, ilişkinin açığa çıkması üzerine yaşanan soruşturma ve okul çevresindeki tutum ve de derin analize ihtiyaç duyulan toplumsal psikolojimizin etik değerlerle kıyaslanmasının test edilmesi üzerine bir vurgu olsa da asıl tema üç başlıkta her şeyi nasıl yerle bir edip toplumun içini boşalttığı gerçeğidir.

Oldum olası dikkatli bir sinema izleyicisiyim. Teknik analizlerden pek anlamam ancak, prodüksiyon zenginliğinden, koreografi çeşitliğinden, senaryonun akıcılığından filmin kalitesi konusunda fikir yürütebilirim.

Film Erzurum merkez e bağlı İncesu beldesinde çekilmiş. Palandöken dağları eteklerinde karın eksik olmadığı bir kış mevsimi boyunca üç saat 20 dakika civarında Türkiye’nin en uzun metrajlı sinema filmini çekmek, akıcı bir üslupla seyirciyi sıkmadan sonuna kadar perdenin önünde tutmak tam bir usta işi. Pahalı bir prodüksiyon olduğu her halinden belli.

Eleştirilerde iyi not alması (yüz üzerinden seksen beş) filmi uluslararası Cannes film festivalinde ödüle layık görmesi, ayrıca yönetmen ve oyuncuların ödüllendirilmesi ayrı bir başarı, daha da önemlisi büyük gişe hasılatı yapması filmi daha da özel kılmaktadır. Tıpkı Orhan Pamuk’un Kar romanında işlediği konu ve dil zenginliği sayesinde Nobel ödülü alması gibi.

Gelelim asıl meselemize,

1- Samet öğretmen (Deniz Çelikoğlu) öğretmen Nuray (Merve dizdar) ile diyalogların da Nuray hocanın; bir aydın sorumluluğuyla toplumsal gelişmelere duyarlı kalmak ve toplumu ileri taşıma yükümlülüğünü üstlenmek her Aydın in görevidir ısrarına; Samet öğretmenin ‘bana neci’ yaklaşımla, artık bu aklın miadı bitti şimdi kendimiz için yaşamalıyız gibi bir mantığı ısrarla belirtip Nuray öğretmeni susturması tam bir algı operasyonu dur.

2-  Samet Öğretmenin en yakın arkadaşı Kenan öğretmenle Nuray’ın evlenmesi hususunda konuyu Kenan’a açması sonrasında, Kenan ve Nuray’ın sık sık buluşmalarına, flört ilişkilerini evlilik öncesine taşıdıkları bir dönemde Samet in Nuray’la beraber olması , ilişki açığa çıkınca hiç bir şey olmamış gibi Kenan öğretmenle rutin arkadaşlık ilişkilerini sürdürme tavrı , fiziki engelli olan Nuray’ın kaderine razı bir tavırla Kenan’a neden ilişkimizi koparıyorsun serzenişleri ,Samet’in sadece bir gecelik aşk gibi gördüğü Nuray’ı yüz üstü bırakması ,bizim gibi gelenekçi toplumlarda etik değerleri alt üst eden ve yozlaşmaya iten başka bir algı operasyonu.

3- Samet öğretmenin çetin iklim şartlarını dillendirirken bir an önce tayinini beklemesi normal bir talep gibi sunulsa da bu çetin iklime katlanan yöre insanını zaman zaman basit cümleler içinde aşağılaması, senarist ve yönetmenin başka bir maharetini gözler önüne sermektedir. Son çıkan kılık-kıyafet kanununa bağlı olarak öğretmen Samet in film boyunca hep sakallı oluşu da siyasal iktidarla uyum ve çıkar ilişkilerinden başka bir şey değil. Zira RTÜK belasını böylece aşmış olacak.

Kıdemli eleştirmenimiz Atilla Dorsay eleştirilerinde iyi bir beğeni de sundu. Belli ki iyi komisyon almıştı. Ne var ki toplumcu sinemamızın tabutunun bir yerinden de tuttu.

Galiba eski sinemamızı Yılmaz Güney ve arkadaşlarını, Kemal Sunal-Şener Şen sinemasını çok arayacağız.

Tazebey ÇAKAZ – 5.03.2024 – İstanbul,

Emek.org.tr

 

 

İlgini çekebilecek diğer içerikler

0 yorumlar