Hesse’nin insanları / Yorum

Hermann Hesse üzerine Olcay KARAY’ ın yorum yazısı “Hessenin insanları” nı yayınlıyoruz.  İzleyicilerimizinn bu türden yazılarını bekliyoruz.  İnsanı ve dünyayı kavramanın, birçok yöntemi mevcut ve bu uğraşta, yaşamı edebiyat ve sanat yoluyla açıklamayı en doyurucu yöntem olarak gören sanatçıların başında gelen bir isim var, Hermann HESSE 1877’de Almanya’da doğan şair, yazar ve ressam Hermann Hesse, […]

Hermann Hesse üzerine Olcay KARAY’ ın yorum yazısı “Hessenin insanları” nı yayınlıyoruz.  İzleyicilerimizinn bu türden yazılarını bekliyoruz. 

İnsanı ve dünyayı kavramanın, birçok yöntemi mevcut ve bu uğraşta, yaşamı edebiyat ve sanat yoluyla açıklamayı en doyurucu yöntem olarak gören sanatçıların başında gelen bir isim var, Hermann HESSE

1877’de Almanya’da doğan şair, yazar ve ressam Hermann Hesse, Hristiyan misyoner bir ailede dünyaya gelmiş, tutucu bir ailede büyümenin bedeli olarak da, çocuk yaşlarında başarısız bir intihar girişiminde bulunmuş. Kısa süreli bir tedavide ünlü psikanalist JUNG’ın bir öğrencisi tarafından tedavi edilmesi, onu ruhbilime yönlendirmiş ve iç dünyasının gelişmesine sebep olmuş. Bütün kitaplarında insanı ele alışı, herzaman eksik ve yalnızdır. Ona göre bunun çeşitli sebepleri var tabi ki; toplumca giydirilmek istenilen kılıflar, roller gibi genel olarak bütün baskı aygıtlarının, insan üzerindeki işlevi.  Hesse,  modern dünyanın bu baskılarından kurtulmak için, kişinin özbilincine, özbenliğine ulaşmasını savunur. Deyim yerindeyse kişinin “özsavunmasını” bu minvalde inşa etmesini, en önemli hamle olarak görür. Kİ bu savunuyu yapmasının en önemli etkisi, ailesinin mesleği dolayısı ile Hindistan’da bulunması ve tanıştığı doğu kültürünün onda bıraktığı izler.

Hesse’nin düş dünyası öylesine kalabalık ve açmazlarla dolu ki, bunu her kitabında görmek mümkün. Özellikle Bozkırkurdu romanı, yersiz yurtsuzluk teması üstüne inanılmaz bir edebi dil ile okuyucuyu, sadece okuyucu olmaktan çıkartıp, romanın başkarakteri haline sokuveriyor. İnsanın ikiliği bu kitaptaki ana temayı oluştururken, karakterin içinde bulduğu ilk benlik, düşüncelerden, duygulardan, doğadan kurulan yeryüzünde egemen olan dünyanın insanıdır, diğer tarafında bulduğu ise yontulmamış, vahşi, aç-susuz bir kurttur. Hikayenin bütün sürecinde de, bu ikilikten bir benlik çıkarma kaygısı ile yapıtını, muazzam bir uyumsuzluğun şiirine dönüştürür.

Hesse kişinin önce kendine saldırmasını, dünyaya saldırmasından yeğ tuttuğu için, bu kitabının ana karakteri olan Haller’da aslında, Hesse’den başkası değil. (Bütün kitapları bu açıdan otobiyografik özellikler taşır.)

Hesse, Bozkırkurdu kitabı hakkında konuşurken, genel olarak edebiyatının sorumsuzca bir savurganlık ve doyumsuz hezeyanlar ile bezenmiş “ucuz bireyci” çığlıkların sesi değil de, yangın çıkışını göstermek isteyen, erdemli bir aydının devrimci çığlıkları olduğunu, kanımca şu sözleri ile dile getirmiştir;

“Okurlarıma,  öykümü nasıl anlamaları gerektiğini ne anlatabilirim ne de böyle bir şeye kalkışmak isterim. Yeter ki bu kitabı okuyan herkes, içinde kendinden birşeyler bulsun ve bundan yararlansın. Gene de, eğer okurlarımın çoğu Bozkırkurdu’nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini, ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa, kendimi mutlu hissedeceğim.”

Sanatsal yaşamı ve yazınsal yöntemi göz önünde bulunduğunda, bence başka bir deha olan Dostoyevski’yi belki de dünyada en iyi anlayan insandı. Zira Dostoyevski üstüne yazdığı yazılardan birinde ; “Raskolnikov’u okuyan ve uzandığı kanepede bu hayaletler dünyası karşısında keyifli korkular yaşayan, Dostoyevski’nin gerçek okuru değildir; bunun gibi, yazarın romanlarındaki psikolojiye hayranlık duyup, dünya görüşü üzerine iyi yazılar kaleme alan bilgin ya da uzman kişi de Dostoyevski’nin gerçek okuru sayılamaz. Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun binbir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır” der.

Böylesine çetrefilli açmazları kendine dert edinirken, zamanında ona yöneltilen eleştiriler gibi Fildişi bir kulede umursamaz, lümpen bir yalnızlık içinde yaşamadı Hesse. İki dünya savaşı görmüş, savaşın yıkımını yaşamış biriydi. Bu nedenle Nazizmin gelişmesini engelleyecek bir güç olarak gördüğü aydınların umursamazlığına öfkeliydi. Keza Almanya’nın siyasal durumundan dolayı Basel’e yerleşmesi de artan milliyetçilik akımına bir cevabıydı. Hatta bir kitabı hakkında şöyle der ;  “Bu kitapta, çocukluktan beri içimde taşıdığım Almanya’yı ve Almanlık ruhunu bir kez olsun dile getirmek ve onlara duyduğum sevgiyi itiraf etmek istedim. Bugün, ‘Alman’ olan her şeyden nefret ediyorum çünkü.”

Son olarak Hermann HESSE, geç tanıştığımdan dolayı hayıflandığım çok değerli bir yazardır. Kanımca onun kitapları ile özellikle kişiliğin oluşmaya başladığı dönemlerde olan genç arkadaşların ve tabi ki, bütün yaş grubundan herkesin tanışmasını, naçizane tavsiye olarak belirtirim. (Olcay KARAY 10 Ekim 2016 Pazartesi)

emek.org.tr

İlgini çekebilecek diğer içerikler

0 yorumlar