Sağlık

“Halk sağlığından kaygılıyız” uyarısı yapılan Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin COVID-19 Süreci ile İlgili değerlendirmeleri, eleştiri ve önerileri içeren açıklanması dün yayınlandı.

Salgın sürecinde yaşananlara yönelik değerlendirme, tespit ve önerilerin yer aldığı açıklamada dikkati çeken konular on maddede toplandı.

Resmi salgın verileri açıklamalarının güven vermediğine dikkat çekilen açıklamada “Salgın yönetiminde en önemli konulardan biri güven duygusunu korumaktır. Halk yönetime güven duymalıdır. Çalışanlar kurumlarına güven duymalıdır. İnsanlar bilim insanlarına güven duymalıdır. Bu yapıların söyledikleri tartışılmaya başlanırsa onlardan gelen öneriler de dikkate alınmayacaktır. Son dönemde illerde vali ve sağlık müdürlerinin açıkladıkları sayılar ile bakanlık verileri arasında tutarsızlıklar bulunmaktadır.” denildi.

Kitlesel hareketliliğin kısıtlanmasının en önemli müdahale olduğu kanıtlandığı “bu nedenle, açılışlar, düğünler, dini törenler, taziye ziyaretleri, partiler, kısaca her türlü kamusal ya da özel kalabalık kitlesel hareketlilik engellenmeli ya da sıklığı azaltılmaya çalışılmalıdır. Olgu sayılarının yüksek olduğu yerlerde toplumda davranış değişikliği geliştirilinceye kadar bu tip toplantılarda sayı sınırlamaları getirilmelidir.” Uyarısı yapıldı.

65 yaş üstü vatandaşlarımız ile ilgili kısıtlamaların şu an itibari ile bilimsel bir dayanağı kalmadığının vurgulandığı ve “virüsü eve taşıyabilecek herkes evin dışındadır, evin dışı da virüs yaygın olarak bulunmaktadır.” Gerçeği anımsatılarak kısıtlamalarda realitenin temel alınması istendi.

Teste ücretsiz erişimi kolaylaştıran ve ulusal bir test stratejisi geliştirmek zorundayız vurgusunun yapıldığı açıklamada, sağlık çalışanlarına yönelik ilgi ve desteğin artırılmasının, çalışma ve yaşama koşullarının adil bir biçimde iyileştirilmesi talep edildi.

Açıklamada açıklama yöntem ve biçimi eleştirilerek, yoğun bakım ve entübe verilerinin, salgın ile ilgili verilerin aydınlatıcı işlevsel özelliği ile il ve hatta ilçe bazında düzenli olarak açıklanması gerektiği belirtildi.

Açıklama metni tamamı şöyledir:

 

HALK SAĞLIĞI UZMANLARI DERNEĞİNİN (HASUDER)

YENİ KORONAVİRÜS (COVID-19) HASTALIĞI SÜRECİ İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ-6

Çok zor günlerden geçiyoruz.

Halkın sağlığından kaygılıyız.

Oysa, Mayıs ayının sonunda olgularımızın ikili basamaklara inmesini ve sonra da rahat bir yaz dönemi geçirmeyi umuyorduk. Öyle olmadı. 11 Mayıs’ta başlayan ve 1 Haziran itibari ile her sektörde yaşanan açılımlar ile yeniden normalleşme süreci iyi yürütülemedi. Minik adımlarla ilerlenilemedi. Epidemiyolojik kanıtlara bakıp gerekirse bir adım geri atıp, sonra tekrar ilerleme gerçekleştirilemedi. Halkımıza bu dönemin eskisi gibi olamayacağını iyi anlatılamadı.

Sağlık Bakanlığı, ülkemizin sağlık hizmetlerinin sorumlusu olarak Ocak ayından itibaren süreci yürütmeye çalıştı. 2019 yılında güncellenen influenza ile ilgili hazırlıklar ve kurulmuş kurullar sürece iyi başlamamızı sağladı. Bilimsel Danışma Kurulu kurularak bilimin rehberliğinde yol alındı. İl pandemi kurullarının bazı illerde sürece önemli katkısı oldu. Topluma sınırlılıkları olsa da düzenli bilgi verildi. Gereksinimlere göre yeni kurullar, yeni yazılımlar, yeni araçlar geliştirilmeye çalışıldı. Hep beraber, dünyayı da izledik. Bazen özendik. Bilimsel enstitülerin varlığı, verilerin şeffaf paylaşımı, aşı çalışmalarında alınan yollar için. Bazen de “çok şükür” dedik. Kamusal sağlık hizmetinin varlığı, herkesin tedaviye ulaşımının sağlandığı için. Göğsümüz kabardı. Yurtdışından getirilen uçak dolusu yurttaşlardaki mutluluk, kavuşmalar ya da geliştirilen yerli malı ventilatörlerle.

Yaşananlarda çok emek vardı.

Başta sağlık çalışanlarının, güvenlik görevlilerinin, polislerin, basın emekçilerinin… Aylarca evde kalan yaşlılarımızın. Okullarından ayrı kalan çocukların. Evde hem ebeveyn hem de öğretmen olan anne babalarımızın. Dükkanı kapanan kahvecinin, bakkalın, mahallelinin. Herkesin az/çok olsa emeğinin olduğu bir süreçti. İnanmıştık, karşımızda ortak bir düşman vardı ve ancak birlikte var olabilirdik.

Kayıplarımız oldu. Turkuaz ekranda onlar birer sayı olsa da birer can olduğunu biliyorduk. Ama işler iyi gidiyordu. Salgını kontrol almaya başladığımızı düşünüyorduk. Sağlık Bakanımız çıkınca bize iyi geliyordu. Babacan tavrı güven veriyordu. Yaz da geliyordu. Dış ortamlarda daha rahat günler bekliyordu bizi.

Ama olmadı.

Şimdi olan bitene bakarken içimiz acıyor.

İçimiz acısa da nerede yanlış yaptık, neyi daha iyi yapabilirdik sorularını yanıtlamalıyız. Halk sağlıkçılar ve HASUDER olarak, bu konularda raporlar yazdık, görüşler bildirdik. Ne yazık ki yeterli karşılık bulamadık. Oysa ancak bu yanıtlar sonrası ileriye bakabiliriz.

İşte tam da bu nedenle, HASUDER olarak bir kez daha uzmanlık alanımızın bizlere yüklediği sorumluluk doğrultusunda COVID-19’nun ülkemizde yönetim süreci ile ilgili görüşlerimizi paylaşıyoruz.

Bu kapsamda en önemli 10 tespit ve bu konulardaki önerilerimiz aşağıda verilmiştir:

  1. Tespitimiz: Salgın yönetiminde en önemli konulardan biri güven duygusunu korumaktır. Halk yönetime güven duymalıdır. Çalışanlar kurumlarına güven duymalıdır. İnsanlar bilim insanlarına güven duymalıdır. Bu yapıların söyledikleri tartışılmaya başlanırsa onlardan gelen öneriler de dikkate alınmayacaktır. Son dönemde illerde vali ve sağlık müdürlerinin açıkladıkları sayılar ile bakanlık verileri arasında tutarsızlıklar bulunmaktadır.
  • Önerimiz: Bu çok ciddiye alınması gereken bir durumdur. Toplumdaki farklı kurumsal yapıların sürece dahil edilmesi gerekmektedir. Bu salgın nedeniyle en farklı grupların birlikte çalıştığını görmek topluma salgının kontrolü konusunda güvence verecektir.
  1. Tespitimiz: Bu noktaya gelişte en önemli sorun verilerin paylaşılması ile ilgili sorunlar olduğu görünmektedir. Her görüşümüzde bunun öneminin altı ısrarla çizilmiştir. 1 Temmuz itibari ile bizlerin de istediği gibi haftalık raporlamalar başlamıştır. Günlük olarak daha fazla veri paylaşılmaktadır. Bu paylaşımın salgının en başından beri yapılmasının önünde hiçbir engel olmadığı görülmüştür. Bu paylaşımlar, bir panik ya da başkaca bir soruna yol açmamıştır. Halk sağlıkçılar olarak bu gösterim şeklinin ne kadar değerli bir kazanım olduğunu hemen belirtilmiştir. Ancak bu haliyle yeterli olamadığı, epidemiyolojik değerlendirme yapılmasına olanak verecek veri bütünlüğünün paylaşılması ve bölgesel verilen verilerin il düzeyinde verilmesinin öneminin de altı çizilmiştir. İllerdeki veriler, bir şekilde, basında-doğru ya da yanlış-her gün yer almaktadır. Vatandaşımızın bu verileri doğru şekilde sorumlu otoriteden alması hakkıdır.
  • Önerimiz: Salgın ile ilgili veriler il ve hatta ilçe bazında düzenli olarak açıklanmalıdır.
  1. Tespitimiz: Son dönemde verilerin sunumu değiştirilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi anlaşılamamıştır. Bilimsel Danışma Kurulu üyelerinden de konuyla ilgili bilgileri olmadığına dair açıklamalar gelmiştir. Yeni sınıflamada hastaneler arası uygulama farklılığı olduğu izlenmektedir.
  • Önerimiz: Bu tanımlar bir kez daha dikkatlice elden geçirilmeli ve yayımlanmalıdır. bu pandemiden kimseyi geride bırakmadan çıkabilmenin anahtarı sağlık çalışanlarıdır. Yeni eklenen tanımların standartı sağlanmalıdır.    Yoksa bu sunulan veriler belli bir standartta toplanmamış, basında yer alan haberlerdeki sayılarla farklılıkları anlaşılamamış olarak kalacak ve pandemi yönetim sürecine yeterli katkıyı sağlayamayacaktır. Yapılan her değişikliğin gerekçesi açıklanmalı, müdahalenin etkisi izlenmeli ve gerekirse değiştirilmeli ya da geliştirilmelidir.
  1. Tespitimiz: Daha önce de belirttiğimiz üzere, bu pandemiden kimseyi geride bırakmadan çıkabilmenin anahtarı sağlık çalışanlarıdır. Sağlık çalışanları yorgundur. Sağlık çalışanları umudunu kaybetmek üzeredir. Önemsendiğini hissetmeye gereksinimi vardır. Desteklendiğini bilmelidir. Bu kadar yoğun bir iş yükü taşınamaz. İlk üç aylık dönemdeki maddi destek dağıtımında yaşanan sorunlar nedeni ile birçoğunda haksızlığa uğrama duygusu oluşturulmuştur. Ayrıca, sağlık personelinin görev tanımı ve görevlendirilme biçimleri üzerinde de karışıklık olduğu gözlenmektedir.İçişleri Bakanlığı tarafından halk sağlığı uzmanlarına AVM’ler ve turizm işletme belgeli olan konaklama tesisleri, lokanta ve restoranlar dışındaki işletmelerin faaliyetlerinin en az on beş günde bir korona virüs önlemleri açısından denetlenmesi hakkında görevlendirme yapılması buna bir örnektir.1Konuyla ilgili olarak resmi görüşümüzü, “Halk Sağlığı asıl olarak süreci analiz etme ve veriler ışığında koordinasyonda aktif rol alması gerektiği,  turizm işletme belgesi olmayan ( belediye belgeli ) konaklama tesis sayısı 8.081, lokanta sayısı 39.078, AVM sayısının ise 454 olup, söz konusu görevlendirmelerin, sahada yönetici pozisyonda çalışanlar da dahil olmak üzere toplamda 425 olan halk sağlığı uzmanı tarafından yerine getirilmesinin iş gücü bakımından da mümkün olmayacağı” şeklinde Halk Sağlığı Genel Müdürlüğüne iletmiştik.
  • Önerimiz: Maddi olanaklar arttırılarak geniş bir sağlık personeli kesimine sağlanmalıdır. Ancak, maddi katkı en önemli destek değildir ve tek başına asla yeterli olamaz. Daha da önemlisi sağlık çalışanımızın bu süreçte korunması, onlara yönelik bir tarama stratejisinin geliştirilmesi ve desteklenmesidir. Çocukları için kreş ya da burs destekleri, yurt olanakları gibi uygulamalar hayata geçirilmelidir. Sağlık çalışanları korunduklarını, önemsendiklerimi ve her zaman arkalarında olunduğunu bilmeli, hissetmelidir.  Sağlıkta Şiddet Yasasının hayata geçirilmesi nedeni ile mutluyuz. Emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Ancak, COVID-19’nun sağlık çalışanları için hala “meslek hastalığı” olarak kabul edilmemesini anlayamıyoruz. Ölen bir hekim ya da hemşirenin, çocuklarına haklarının verilmesinin önündeki engel nedir? Ne olursa olsun, o engel kaldırılmalıdır.
  • Sağlık Bakanlığı personel verimliliği ve sayı ve dağılımına göre pandemi sürecinde alınacak sağlık personeli yönetimi ile ilgili her kararın çıktığı asıl merci olmalıdır.
  1. Tespitimiz: Sağlık Bakanlığının yazıları ile ülke çapında ya da İl Müdürlükleri yazıları ile de yerelde yeni uygulamalarının olduğunu meslektaşlarımızdan ya da basından öğreniyoruz. Oysa bir önceki uygulamanın sonuçlarını bilmiyoruz. Örneğin, temaslılardaki test alınma ile ilgili son değişikliklerin sonucu ne oldu? Benzer değişikliklerin sonuçları, bir önceki uygulamayla karşılaştırılmalı ve paylaşılmalıdır.  Hepsi bundan sonraki müdahalelerin etkinliği için yanıtlanmalıdır.  Çok önemli bir seroprevalans çalışması gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları en temel veri olarak sunulmuştur. İl bazlı, özel gruplar, yaş, cinsiyet, temaslı gibi değerlendirmeler öğrenilememiştir.
  • Önerimiz: Sağlık Bakanlığı, seroprevalans çalışmasının bir an önce raporlanması için gereken her türlü destek sağlanmalıdır. Bu çalışmadan salgın sürecimize sağlanacak katkılar tespit edilmelidir. Ülkemizin verilerine dayalı araştırmaların bir an önce literatürde yer alması teşvik edilmelidir. Bilimsel araştırma izin süreci Etik Kurul süreçlerinde tanımlanmış yollarla gerçekleştirilmelidir.
  1. Tespitimiz: Ulusal ve yerel düzeyde testlerin uygulanması ile ilgili bir standart eksikliği gözlenmektedir. Bu konudaki algoritmalar yeterli olamamaktadır.
  • Önerimiz:  Teste ücretsiz erişimi kolaylaştıran ve ulusal bir test stratejisi geliştirmek zorundayız. Bu standartizasyonun sonbahar gelmeden önce yapılması okulların açılmasının da güvence altına alınmasına katkı verecektir. Bu nedenle de, sonbahar ve kış döneminde olası bir sorun yaşamamak için test gruplarımızı tanımlamalıyız. Sağlık personeli öncelikli grup olmalıdır. Ayrıca virüsü yayma ihtimali yüksek olanlar gişe memurları, garsonlar, şoförler gibi gruplara da testler yapmayı planlamalıyız. Buna yönelik test politikası geliştirilmelidir. Bu gruplarda yapılan test sonuçlarını ayrı ayrı yayınlamalıyız. Böylece gerçekten de o grupta test yapmayı sürdürüp sürdürmeyeceğimize karar verebiliriz. Gerekirse başka bir risk grubunu tarama içine alabiliriz. Her gün verilen testlerin kime, hangi gruplara yapıldığını gösterir bir veri sunumu geliştirmeliyiz. Testleri maliyet etkin kullanmak için dünyada örnekleri bulunan bazı stratejileri kullanabiliriz. Örneğin; bazı gruplarda gruplama şeklinde test yapmayı planlayabiliriz. Bir okuldaki 10 öğretmenin sürüntü örnekleri birleştirilerek çalışılabilir, böylece test negatif çıkarsa 10 kişide de sorunun olmadığını var sayabiliriz.
  1. Tespitimiz:  Salgın yönetimi yurdumuzu bir an önce güvenle dolaşılacak, çalışılacak, yaşanacak bir duruma getirmenin sorumlusudur. Halen, COVID-19 toplumda yaygın bir dolaşım halinde ise de, 65 yaş üstü vatandaşlarımız ile ilgili kısıtlamaların şu an itibari ile bilimsel bir dayanağı kalmamıştır. Çünkü virüsü eve taşıyabilecek herkes evin dışındadır, evin dışı da virüs yaygın olarak bulunmaktadır.
  • Önerimiz: Bir an önce bu yaş grubu ile ilgili kısıtlamaya son vermeliyiz. Bu grup önlemlere en yüksek uyum gösteren grup olarak izlenmektedir. Onlardan bu tutumlarını korumalarını ve gençlere örnek olmaya devam etmelerini konusundaki desteklerini talep etmeliyiz.
  1. Tespitimiz: Hastalığın tedavisinde bilim dışı uygulamaların varlığı ile ilgili duyumlar alıyoruz.
  • Önerimiz: Bu duyumların üzerine gidilmelidir. Hastalarımıza herhangi bir şekilde hekimlik evrensel değerler ve bunların güvence altına alındığı etik bildirgeler ile çelişen bir tedavi yapılması durumunda hem ilgili tabip odasının hem de sağlık bakanlığı yetkililerinin yapanlar ile ilgili gereken uyarı ve ceza ile önlenmesi için gerekli olanları sağlamalıdırlar.
  1. Tespitimiz: Büyük gösteriler, açılmalar, konserler, kitle hareketlerinin çok yoğun olarak gerçekleştirildiğini görüyoruz. Bunların virüsün yayılımında en önemli ortamlar olduğu bilinmektedir.
  • Önerimiz: Kitlesel haraketliliğin kısıtlanmasının en önemli müdahale olduğu kanıtlanmıştır. Kültürel olarak bu tip toplantılarda önlemleri korumamız zordur. Bu nedenle, açılışlar, düğünler, dini törenler, taziye ziyaretleri, partiler, kısaca her türlü kamusal ya da özel kalabalık kitlesel hareketlilik engellenmeli ya da sıklığı azaltılmaya çalışılmalıdır. Olgu sayılarının yüksek olduğu yerlerde toplumda davranış değişikliği geliştirilinceye kadar bu tip toplantılarda sayı sınırlamaları getirilmelidir.
  1. Tespitimiz: Yine İçişleri Bakanlığı tarafından2resmi yazı ile; “Hastalığın ağır seyrettiği vakalar hariç olmak üzere; Hastalık belirtisi gösteren kişiler ile temaslı oldukları kişilerin numunelerinin evlerinde alınmasına,  İzolasyon süreçlerinin evlerinde izlenmesine, Tedavilerinin evlerinde yapılmasına” karar verildiğini görmekteyiz. Birinci basamakta filyasyon çalışmalarının arttırılması, temaslılara test yapılması ile ilgili gelişmeleri memnuniyetle izliyoruz. Salgının birinci basamakta kazanılacağını en başından beri söylüyoruz. Bu yöndeki çalışmaları destekliyoruz. Ancak, birinci basamakta aralarında kimi zaman hekimin de bulunamadığı filyasyon ekiplerince ilaç verilmesi ile ilgili süreçten kaygılıyız.
  • Önerimiz: Sağlık Bakanlığı pandemi sürecinde -başta tedavi ve izlem şekilleri olmak üzere- alınacak her kararın çıktığı asıl merci olmalıdır. Tedavilerin evde yapılması ile ilgili uygulamanın birinci basamağın koşulları açısından bir kez daha değerlendirilmesini talep ediyoruz.

Burada yer vermediğimiz çok önemli bir konuda okulların açılmasıdır. Bu üzerinde Çocuk Sağlığı Çalışma Grubumuz bir hazırlık içerisindedir. En kısa zamanda önerileri kamuoyu ile paylaşılacaktır. Bu aşamada, her türlü iş kolundaki önlemler çocuklarımızın okula gitmesinin sağlanması amacıyla hayata geçirilmelidir. Bunun için verilere bakarak hangi iş kolu en riskli bulunuyorsa, önemler alınmalı ve gerekiyorsa o işkolu bir süreliğine askıya alınmalıdır. Okullara fiziksel alt yapı, araç ve malzeme sağlanması için gereken kamusal bütçe sağlanmalıdır. Sağlık Bakanlığımızın bu konuda özel bir çalışmayı Milli Eğitim Bakanlığı ile sürdürmekte olduğunu biliyoruz ve çok önemsiyoruz. Ayrıca yine bu yıl için influenza ile ilgili aşı talebinin geçen yıllara göre çok daha fazla miktarda yapıldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Bu çok stratejik ve değerli bir müdahaledir. Bu aşının öğretmenlere özellikle uygulanmasını önemli buluyoruz.

Artık şunu biliyoruz, uzun süre yüksek olgu sayılarını ne sağlık altyapısı, ne sağlık personeli, ne ekonomi ve ne de toplum hayatının farklı dinamikleri kaldırabilir. Bir an önce olgu sayıları düşürülmelidir.

Dış ortamlar kapalı ortamlardan çok daha güvenli olduğunu biliyoruz. Sonbahar ve sonrasındaki kış için açık ortamlarla ilgili son şansı kullanıyoruz. Halkımızın farkındalığının arttırılması çok önemlidir. Hepimizi birbirimizin yol arkadaşıyız. Bu nedenle, halkımıza pandeminin önemi bir kez daha ve bir kez daha anlatılmalıdır. Gençlere, çocuklara başta olmak üzere tüm yaş gruplarına, farklı kültürel yapılara ulaşmanın bir yolunu bulmalıyız. Bu konuda yaratıcı fikirleri hayata geçirmeliyiz. Devletimizin elindeki her insan gücü, hekimlerimiz, hemşirelerimiz, öğretmenlerimiz, imamlarımız ve elbet niceleri bu seferberlikte yer almalıdır. Yerelde, her ilin ilçenin koşullarına göre bu insan gücü ve süreçler ulusal rehberler yol göstericiliğinde yönetilmelidir.

Hepimize, en çok da yöneticilerimize sorumluluk düşüyor.  Salgının yıkımını önlemek, halkın salgın yönetiminin önerilerine güvenmesini sağlamak devleti yönetenlerin sorumluluğudur.Salgın yönetiminin birçok yönü olduğunu anlıyoruz. Sağlık, ekonomik, sosyal boyutlarının çok farklı dinamikleri bulunmaktadır. Elbette, yöneticilerin hepsini düşünme sorumluluğu vardır. Onların değerlendirmeler yapmaları, önceliklendirmeleri, açılma ya da yeniden kapanma kararları almaları gerekecektir. Bu süreçte bilim en önemli güçleridir. Bu zorlu görevlerinde ancak işbirliği ve danışma içinde, karşılıklı güvenle ilerlenebilir ve istenilen sonuçlar alınabilir.

Biz Halk Sağlıkçıyız. Devletimiz bizi yıllarca bugünler için eğitti. Salgın yönetimini bilimsel anlamda eğitimimiz sırasında alırız. Sonra da bu bilgileri öğrencilerimize aktarırız.  Şimdi söyleyeceklerimiz her zamankinden de önem taşıyor. Yöneticilerimizden bize bu sefer kulak vermelerini istiyoruz.

Hepimiz aynı gemideyiz. Ancak hep birlikte başarabiliriz. Umudumuz tek tek her birimizin vereceğin katkı ve bunun sağlanması güvence altına alan bir yönetsel erktir.

Kamuoyuna saygıyla arz ederiz. 06.08.2020

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER)

 

1 İçişleri Bakanlığının 11/05/2020 tarih E.7809 sayılı ve 02/06/2020 tarih E.153 sayılı yazıları

2 İçişleri Bakanlığı 30/07/2020 tarih ve 12682 sayılı  Covid-19 Ek Tedbirler konulu genelgesi

Pdf Formatında indirmek için tıklayınızİndir

emek.org.tr

65 yaş üstü insanlarımıza yönelik eşitsiz ve ticari kaygılarla sürdürülen önlem ve kısıtlamalar,  TTB Merkez konsey tarafından Sağlık bakanlığına  dün gönderilen mektupta eleştirildi. Nufusun 7.5 milyonunu oluşturan 65 yaş üstü insanlarımıza yönelik tüm kısıtlamalara son verilmesini istedi.

COVİD19 hastalığı sürecinde yaşlılara yönelik kısıtlamaların bilimsel olmadığı, adaletsizlikler içerdiğini, açıklamaya muhtaç duyduğuna da işaret eden TTB Merkez Konseyi, gönderdiği mektupla Sağlık Bakanlığını uyararak yaşlılarla ilgili tüm kısıtlamaların kaldırılmasın istedi.

“65 yaş üzeri yurttaşların beden ve ruh sağlıkları yerine önceliğin turizm vb ekonomik gerekçeler olduğu anlaşılmaktadır.” İfadesiyle, kısıtlamaların gevşetilmesinde ticari amaçların ön planda tutulduğunu ve uygulamanın yaşlılar içerisinde de eşitsiz-tutarsız olduğunu tespit eden ve izlenen politikayı eleştiren konsey, özellikle sağlık olgusunun esas alınmadığı eleştirisini yöneltti.

“Uygulamanın sonuçlarını gösteren epidemiyolojik bir rapor yayınlanmamıştır.” Denilerek bütüncül çalışmanın gerçekleştirilemediğini de işaret eden mektupta:

“65 yaş ve üzeri yurttaşlarımızın sağlıklarının daha fazla olumsuz etkilenmesini önlemek için, bu gruba yönelik bütün kısıtlamalar ivedi olarak kaldırılmalıdır.” denilerek pandemi önlemlerinde yaş ayrımcılığına son verilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.

TTB Merkez Konseyi tarafından bakanlığa gönderilen mektubun tamamı şöyledir:

Sayın Bakan,

Bilindiği gibi, COVID-19 hastalığında risk grubunda yer aldıkları için 65 yaş ve üzerindeki yurttaşlarımıza pandemi sırasında bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 yılı verilerine göre ülkemizde 7 milyon 550 bin 727 kişi 65 yaşın üstündedir ve toplam nüfus içindeki oranları yüzde 9 civarında olup kısıtlamalar tarih sırasıyla aşağıdadır:

65 yaş ve üzeri yurttaşlarımız 22 Mart-10 Haziran arasında 71 gün evde tutulmuştur.

22 Mart 2020 tarih ve 5762 sayılı T.C. İçişleri Bakanlığı Genelgesi ile 65 yaş ve üzerindeki bireylere sokağa çıkma ve ikametten ayrılma kısıtlaması getirilmiştir.

20 Mayıs 2020 tarih ve 8206 sayılı Bakanlık Genelgesi ile 65 yaş ve üzeri bireylere 21 Mayıs 2020 tarihinden itibaren en az bir ay boyunca dönmemek kaydıyla, tek yön olarak istedikleri yerleşim yerlerine gidiş izninin verildiği belirtilmiştir.

29 Mayıs 2020 tarih ve 8483 sayılı Bakanlık Genelgesiyle 65 yaş ve üzerindeki bireyler arasında işletme sahibi, esnaf, tüccar, sanayici, serbest meslek sahipleri ile çalışanlardan durumlarını (aktif sigortalılıklarını gösteren SGK hizmet belgesi, vergi kaydı, şirket yetki belgesi, oda ve birlik kimliğinden biriyle) belgeleyenlerin, sokağa çıkma kısıtlamasından muaf tutulacağı açıklanmıştır.

10 Haziran 2020 tarih ve 9138 sayılı Genelge ile 22 Mart 2020’de yürürlüğe giren sokağa çıkma ve ikametten ayrılma kısıtlaması esnetilerek 65 yaş ve üzerindeki bireylere her gün 10.00 ile 20.00 arasında sokağa çıkabilme izni verilmiştir.

24 Haziran 2020’de ise 89780865-153-E.10134 sayılı Genelge ile; turizm sezonunun açılması sebebiyle 65 yaş ve üzeri bireylerin turizm amaçlı seyahatlerine izin verilmesinin uygun olacağı ifade edilmiştir. Başvuru formunda otel tatili, yazlık/devremülk, kiralık ev/villa ya da karavan tatili gerekçelerinden biri seçilecek olup, otel tatili için rezervasyon belgelerini, yazlık/devremülk için tapu örneklerini, kiralık ev/villa tatili için ise kira sözleşmelerini, karavan tatili için karavan sahiplik belgeleri ya da kira sözleşmelerini başvuru sırasında sisteme yüklemeleri zorunlu tutulmuştur.

65 yaş ve üzerine getirilen kısıtlamalar ölçüsüz, grup içerisinde de eşitsiz ve tutarsız olmuştur. Uygulamanın sonuçlarını gösteren epidemiyolojik bir rapor yayınlanmamıştır.

Savaş ya da salgın gibi olağan dışı durumlarda devletlerin önlem alabilecekleri, bireylerin de buna uymak zorunda oldukları bilinmektedir. Ancak bu uygulamalarda ön koşul ölçülülük olmasıdır.

COVID-19 pandemisinin başlangıcında, risk grubunda yer aldıkları için 65 yaş ve üzerindeki yurttaşlarımıza sokağa çıkma ve ikametten ayrılma kısıtlaması getirilmesi anlaşılır olmakla birlikte; bu kısıtlamanın çok uzun sürmemesi ve bu grupta yer alan yurttaşlarımızın beden ve ruh sağlıklarının da gözetilmesi gerektiği daha önce birkaç kez TTB tarafından ifade edilmiş ve Sağlık Bakanlığı bu kısıtlamanın olgu ve ölüm sayılarındaki yansımalarını açıklamaya davet edilmişti.

Ne yazık ki Sağlık Bakanlığı bugüne kadar 65 yaş ve üzeri yurttaşlarımıza getirilen kısıtlamanın, düzenlemelerin yürürlüğe girdiği tarihler itibarıyla ve illere göre sonuçlarını karşılaştırmalı olarak gösteren herhangi bir epidemiyolojik rapor yayınlamamıştır.

Kısıtlamaların esnetilmesinde 65 yaş üzeri yurttaşların beden ve ruh sağlıkları yerine önceliğin turizm vb ekonomik gerekçeler olduğu anlaşılmaktadır.

Yaklaşık iki buçuk ay boyunca süren sokağa çıkma ve ikametten ayrılma kısıtlaması, 65 yaş ve üzerindeki yurttaşlarımız açısından bir ayrımcılığa dönüşmüş, pek çok yurttaşımız hareketsiz kalmış olmak nedeniyle hem beden ve ruh sağlığı sorunları yaşamaya başlamış hem de gündelik işlerini (Bankadan para çekmek, alışveriş yapmak vb.) yapabilmekten ve yakınları/arkadaşları ile zaman geçirebilmekten alıkonmuştur.

Üstelik yapılan düzenlemeler içerisinde de 65 yaş ve üzeri yurttaşlarımız arasında ayrıcalık oluşturan yaklaşımlar söz konusudur. Örneğin işletme sahibi olması ya da çalışması halinde aynı yaş grubundakilerin sokağa çıkma kısıtlamasından muaf tutulması, tıbbi gerekçelerle açıklanması mümkün olmayan bir durumdur ve aynı yaş grubundaki yurttaşlarımızın bir bölümü açısından eşitsizliği daha da arttırmıştır. Benzer biçimde turizm amaçlı seyahatlere izin verilmesiyle ilgili olarak getirilen düzenleme ile65 yaş ve üzeri yurttaşların ücret ödemeksizin yakınlarının ya da arkadaşlarının yazlıklarında tatil yapmak için kısa süreli turistik seyahatlerini olanaksız kılmıştır.

Sağlık, Dünya Sağlık Örgütü tarafından “yalnızca hastalık ve sakatlığın olmaması değil, aynı zamanda bedensel, ruhsal ve sosyal olarak tam bir iyilik durumu” olarak tanımlanmaktadır. 65 yaş üzeri yurttaşlarımıza getirilen ve uzun süren kısıtlamalar ikametten ayrılma ve sokağa çıkma sınırlamasıyla bedensel, yakınları ve arkadaşlarıyla bir araya gelememek nedeniyle ruhsal ve sosyal olarak tam iyilik hallerinin olumsuz etkilenmesine yol açmıştır. Bu dönemdeki gözlemlerimiz başta kas iskelet sistemi ve dolaşım sistemi rahatsızlıkları olmak üzere, 65 yaş ve üzeri yaştaki hastalarımızın yakınmalarında artış yaşandığını göstermektedir.

Her gün yalnızca 10.00 ile 20.00 saatleri arasında sokağa çıkabilme izni verilmesi tıbben doğru değildir, bilimsel bir temeli yoktur: 20.01-09.59 arası sokağa çıkmanın olumsuz etkileri kanıta dayalı olarak açıklanmalıdır.

Sokağa çıkma ve ikametten ayrılma kısıtlamasının esnetilerek 65 yaş ve üzerindeki yurttaşlarımıza her gün yalnızca 10.00 ile 20.00 saatleri arasında sokağa çıkabilme izni verilmesi de tıbben doğru bir yaklaşım değildir, bilimsel bir temeli yoktur. Söz konusu saatler mevsim ve iklim koşullarıyla da uyuşmamaktadır. Güneş sabahları 6’ya doğru doğmakta, akşam 8’den sonra batmaktadır. 65 yaş üstü bireylere güneşin ve sıcağın etkisinin yoğun olmadığı saatlerde yürüyüş yapmaları önerilmektedir. Kaldı ki 20.01-09.59 saatleri arasında 65 yaş ve üzeri yurttaşlarımızın sokağa çıkmasının nasıl bir olumsuz etki yaratabileceği konusunda da Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu tarafından yapılmış herhangi bir açıklama yoktur.

Yaşamları her bir insanımız gibi çok değerli olan 65 yaş ve üzeri yurttaşlarımızın sağlıklarının daha fazla olumsuz etkilenmesini önlemek için, bu gruba yönelik bütün kısıtlamalar ivedi olarak kaldırılmalıdır.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

Konu ile ilgili Sağlık Bakanı’na gönderilen yazı için tıklayınız

emek.org.tr

Can kayıplarının engellenemediği ve salgının endişe verici biçimde devam ettiği güncel süreçte, TTB merkez konseyi Sağlık Bakanlığını ve korona salgını politikasını eleştirdi ve uygulamalar karşısında toplumu uyardı.

“Salgında soru işaretleri giderek çoğalıyor”

TTB Merkez konseyi dün yaptığı açıklamada, salgının kontrol altına alınamadığını, aynı zamanda salgın seyrinin endişe verici olduğu belirtildi.

Açıklamada Sağlık Bakanlığı eleştirildi. Bakanlığın salgınla mücadele stratejisinin, süreci doğru yönetmeye katkı sunmadığı, verilerin de gerçek durumu açıklamadığı hatta gizlediği vurgulandı.

Sağlık çalışanlarına yönelik sistematik ve kapsamlı çalışmaların yapılmadığı ifade eden merkez konseyi, test stratejisinin yeniden gözden geçirilmesini istedi.

TTB sitesinde yapılan açıklama şöyledir:

Türkiye salgında beklenenden fazla dalgalı bir seyir izlemeye devam ediyor. Birinci dalgayı tam olarak bastıramayan ve Haziran ayından itibaren resmi verilere göre toplumsal düzeyde bulaşıcılığı kontrol altına alamayan ülkemizdeki salgının seyrinden endişe duymaya devam ediyoruz.

Türk Tabipleri Birliği olarak TTB COVID-19 İzleme Kurulu’nun hazırladığı “COVID-19 Pandemisi 4. Ay Değerlendirme Raporu”nda da değindiğimiz gibi Türkiye’de salgın eğrisi 6.haftadan sonra tepe noktasına ulaşarak bükülmüş, ancak doğrulanmış olgu sayısı ve doğrulanmış ölüm sayısı çıktığı hızla azalma göstermemiştir. 13. haftada en düşük sayıda seyreden olgu sayısı 14. hafta ve sonrasında artış göstermiş; 14.haftada en düşük düzeyde seyreden ölüm sayısı ise 15.hafta ile birlikte artmaya başlamıştır. Haftalık olgu ve ölüm sayıları 12.haftanın sonundan itibaren (1 Haziran) gerçekleştirilen kontrolsüz/plansız/epidemiyolojik verilerin yol göstericiliğinde yapılmayan yeniden açılmanın olumsuz sonuçlarını gösterir niteliktedir

1 Haziran’dan itibaren açıklanan sayılardaki ciddi artışlar birçok açıdan sorgulanmaktadır. 11 Mart 2020 tarihinde Türkiye’de ilk COVID-19 vakasının açıklanmasından 112 gün sonra COVID-19 olgularımıza ilişkin epidemiyolojik kimi bilgilerin açıklanması ve haftalık raporların yayımlanmaya başlaması olumlu olmakla birlikte farklı açıklamalardaki farklı sayılar ve veri sistematikleri kafa karıştırıcı olmakta ve çeşitli kuşkuları beraberinde getirmektedir.

HASTANE YATIŞ ORANI VE YOĞUN BAKIM HASTA SAYISI ARTIŞI İZAH EDİLMELİDİR

Son verilere bakılarak aşağıdaki tespitler yapılabilir:

  1. Yoğun bakımdaki hasta sayısı 1 Haziran’da 651 iken 29 Haziran’dan itibaren binin üstüne çıkmış ve 12 Temmuz’dan itibaren bin 200’ü geçmiştir.
  2. Toplam vaka sayısından iyileşenlerin ve kayıpların çıkarılmasıyla bulunan aktif vaka sayısında azalma olumlu olmakla birlikte yoğun bakım/aktif vaka oranı 1 Haziran’da %2,1 iken 16 Temmuz’da %9.6’ya çıkmıştır.
  3. Bu oranlar yetkililerce “vaka sayımız binin altın düştü” diye değerlendirilse de kuvvetle muhtemel hastanelerde daha ağır vakaların bulunduğunu göstermektedir. Yine kuvvetle muhtemel hangi bilimsel gerekçelere dayandığını bilmediğimiz ve toplum sağlığını önceleyip öncelemediği belirsiz olarak yapılan test stratejisindeki değişimlerin etkisini düşündürmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın 12 Temmuz’da açıkladığı hastalık verilerindeki sayılar da bu durumu destekleyen bazı rakamlar içermektedir. Haftalık veriler hastaneye yatış oranlarında dikkat çekici artışlara işaret etmektedir. Bakanlık tarafından yayımlanan ve 12 Temmuz’a kadar toplam sayılar ile 6-12 Temmuz arasındaki verileri içeren dokümanında genel toplamda hastane yatış oranı %54 iken 6-12 Temmuz arasında bu oran %79’a çıkmıştır. Raporlarda 29 Haziran-5 Temmuz haftasında bu oranın %57, 22-28 Haziran arasında da %59 olduğu görülmektedir.

SB’NIN İZLEDİĞİ TEST STRATEJİSİ SÜRECİ DOĞRU YÖNETMEYE KATKI SUNMAZ, GERÇEK TABLOYU YANSITMAZ, HATTA GİZLER

  1. Bu değişimlerin nedenlerine ilişkin Sağlık Bakanlığı tarafından bir açıklama henüz yapılmamıştır. Hastalığın süresi göz önüne alındığında haftalar içerisinde yoğun bakım ihtiyacı olan hasta sayısının ve hastane yatış oranlarının artması test stratejilerimizin bu yeniden açılma döneminde gözden geçirilmesi ihtiyacını ortaya koymaktadır. “Sadece belirtileri olanlara test yapan ülke olarak” sınıflandırılan Türkiye’de yeniden açılma ile birlikte özellikle hastanelerde testlerle ilgili çeşitli düzenlemeler getirilmiş ve bu durum kısa süreli de olsa bir kargaşa oluşturmuştur. Risk gruplarına ve asemptomatik seyredebilecek gruplara ne ölçüde test yapıldığı bilinmemektedir. Öte yandan verilerdeki değişim, semptomu olan herkese de test yapılmıyor olabileceğini düşündürmektedir.
  2. Test sayılarının Haziran ayının son haftasında elli binin üstüne çıkmasına karşılık dalgalı bir seyir izlediği ve son birkaç gündür azaldığı dikkat çekmektedir. Gerek test sayılarının azalması gerekse de daha seçici kriterlerle test yapılma olasılığı, doğrulanmış vaka sayısı binin altına düşse de salgının toplumsal olarak kontrol altına alma konusunda yetersiz kalmış olabileceğimizi göstermekte ve önümüzdeki aylar için yeni tehditler oluşturmaktadır.

FUTBOLCULAR TEST TARAMA KAPSAMINDA, SAĞLIKÇILAR DIŞINDA!

  1. Futbolcuların taramadan geçirildiği ancak sağlık çalışanlarına yönelik sistematik ve kapsamlı çalışmaların yapılmadığı salgında, test stratejisinin yeniden gözden geçirilmesi önümüzdeki süreç için önemlidir.
  2. Dünya Sağlık Örgütü yeniden açılma sürecinde belirlediği kriterlerden biri, ülkelerin sağlık sistemlerinin her vakayı tespit edebilmesi, test edebilmesi, izole edebilmesi ve her temaslıyı belirleyebilmesidir. Türkiye’de bu konuda soru işaretleri giderek çoğalmaktadır.

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ MERKEZ KONSEYİ 

 

emek.org.tr

“EMEKLİLER DAYANIŞMA SENDİKASI” (EDS) ve “YAŞLI SORUNLARI ARAŞTIRMA DERNEĞİ” (YASAD) ortak basın açıklaması yayınladı.

Koronavirüs salgını koşullarında dünyada ve ülkemizde yaşlıların karşılaştığı sorunları ele alarak uyarılar yapan ve bu konuda herkesten talepte bulunan “EMEKLİLER DAYANIŞMA SENDİKASI” (EDS) ve  YAŞLI SORUNLARI ARAŞTIRMA DERNEĞİ (YASAD), basın açıklamasıyla değerlendirmelerini paylaştı.

Yaşlılar ve sorunları konularında iş birliği içinde olan yeni bir etkinliğe imza attı. Merkezi Denizli’de bulunan YAŞLI SORUNLARI ARAŞTIRMA DERNEĞİ (YASAD) ve Merkezi İstanbul’da bulunan EMEKLİLER DAYANIŞMA SENDİKASI (EDS), ortak basın açıklaması yaptı.

Korona salgını günlerinde yaşlılara yönelik toplumda sergilenen yaklaşımları inceleyerek eleştiren YAŞLI SORUNLARI ARAŞTIRMA DERNEĞİ (YASAD) ve  EMEKLİLER DAYANIŞMA SENDİKASI (EDS), özellikle yaşlılar konusunda devletin, toplumsal kurumların ve yurttaşların davranışlarında daha özenli ve insani temelde olması gerektiğini uyardı.

“PANDEMİ BİR YAŞ SORUNU DEĞİL, BİR TOPLUM SORUNU, KÜRESEL BİR SORUNDUR”

“HERKES YAŞLILARIN HAKLARINA ve ONURUNA SAYGI DUYMALIDIR” sloganıyla önemli konulara dikkat çeken açıklama metni şöyledir:

 

COVID-19 BASIN AÇIKLAMASI

Son zamanlarda, tüm dünya öldürücü COVID-19 afetine karşı mücadele ediyor. Küresel düzlemde her birimiz açık ya da gizli bir şekilde bu durumdan etkileniyoruz. Bu dünya olarak ortak kavgamız, ortak kederimiz ve acımız. Ancak sürecin yaşlılar üzerinden yürütülmesi, onların hedefe konması, en önemlisi süreçlerin sorumlusu olarak görülmesi yaşçılığın (yaş ayrımcılığının) en önemli göstergesidir. Elbette afetlere ve en başta ekonomik olmak üzere krizlerin etkilerine karşı en savunmasız olanlar yaşlılar, engelliler ve yoksullardır. Hareket yeteneğinin, istihdam olanaklarının azalması, kronik sağlık koşulları, ayrımcılık ve diğer faktörler kriz zamanlarında yaşlıları, engellileri ve yoksulları daha fazla risk altında bırakmaktadır.

Neden yaşlılar?

Koronavirüs için tanımlanan ciddi sağlık risklerinin yaşla birlikte arttığı gerçektir. Ancak, 65 yaş üzerindeki bireyleri savunmasız, yük veya diğer insanlar için risk kabul etmek yanlış ve son derecede basit ve yanlı bir yaklaşımdır. Tüm Dünyada yaşlıları gereksiz ve topluma yük olarak gören, neoliberal yaklaşım, Pandemi sürecinde yaşlıyı sorunların merkezine yerleştirmiştir. Dün ekonominin, toplumsal ve kültürel yaşamın aktif üyesi ve üretici gücü olan yaşlının, bugün tüm sorunların merkezine yerleştirilmesi vefa bilmezliktir. COVID-19’a neden olan virüs, her yaştan insanı enfekte eder. Ancak, bugüne kadar ki yaklaşımlar yaşlılar ve kronik sağlık sorunu olanları daha fazla etkilediği yönündedir. Halbuki bu ikisine bir üçüncüsünü de eklemek gerekiyor, bu da düşük sosyoekonomik konumdaki yoksullardır. Araştırmalar yoksulluk sınırının çok üstünde olsalar bile, düşük gelirin diyabet, kalp hastalığı vb kronik hastalıkları artırdığını, dolayısıyla bunlarda COVID-19’a yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu göstermektedir.

PANDEMİ BİR YAŞ SORUNU DEĞİL, BİR TOPLUM SORUNU, KÜRESEL BİR SORUNDUR. Bu bakımdan yaşlıları izole etmeden, damgalamadan, güvensiz koşullarda bırakmadan gerekli her türlü önlemi almak gereklidir. Ancak keyfi yaş eşiklerine (65+ yaş) dayanan yasaklayıcı politikalar, eşiğin altındaki ve üzerindeki bireyler için tehlike oluşturur.

KORONAVİRÜSE YAKALANMAK VE YAYILMASINDAN NASIL KAÇINILACAĞINA DAİR MESAJLAR, YAŞTAN BAĞIMSIZ OLARAK HERKES İÇİN GEÇERLİDİR, YAŞLILARA ÖZGÜ BİR DURUM DEĞİLDİR. Yaşa dayalı bu olumsuz yaklaşım genç insanları yaşlı insanlara karşı ayrımcı davranışlarda bulunmaya yönlendirebilir.

Sonuç olarak COVID-19 bir gerçektir. Birey olarak, toplum olarak, yönetimler olarak (merkezi yönetim, yerel yönetim, ilgili kurumlar) gerekli önlemleri almak, pandemiden daha az etkilenmek için gereklidir. Ancak yaşlıyı tamamen izole ederek, çelişkili kararlarla sorunların çözülemeyeceği açıktır. Toplumsal düzeyde sağlıklı önlemler alınabilmesi için yasaklar koymak yerine bireyi incitmeyen, ayrımcılığa neden olmayan, sağlık sorunlarını artırmayan rasyonel çözümlere ihtiyaç vardır. Yoksa salgının merkezine yaşlıları koyarak sorunlar çözülemez.

Çünkü;

  • Korona Virüs salgını nedeniyle yaşlının sokağa çıkması yasaklanırken, D vitamini eksikliği, psikolojik sorunlarının artması, demans, yaşçılık (yaş ayrımcılığı) gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağı düşünülmemektedir.
  • Kriz, insanları ve kuşakları bir araya getirme fırsatı sunmasına karşılık, ayrımcılık söylemi yaşlıları iyice yalnız yaşamaya ve izolasyona itmekte, bu da bireyin sağlık sorunlarını artırmaktadır.
  • Yaş ayrımcılığı, yaşlı insanlar için özerklik, sosyal koruma ve sağlık hizmetlerindeki eşitsizliklerin yanı sıra karar verme gücü eksikliğine de neden olmakta, kriz yaşlı insanlar için “insan haklarını koruma boşlukları ve sosyo- ekonomik zorluklar” doğurmaktadır.
  • Yaş, eğitim ve teknolojiyle olan tanışıklığı gibi pek çok faktör yaşlının iletişimini, fırsatlardan ve hizmetlerden yararlanmasını engellemekte, yaşlı sistemin dışında kalmaktadır.
  • Gerontofobinin (yaşlanmaya karşı fobi ya da yaşlılığa karşı bir nefret ve korkudur) yaygınlaşması, yaşa bağlı kişisel bozulma ve ölüm korkusu, yaşlılara karşı önyargıyı, ayrımcılığı ve sonuçta yaşlılıkta insan haklarının reddini beslemektedir.
  • Yaşlı İNSAN olduğu için değerlidir, bazılarının ifade ettiği gibi onu antika bir araçla eşdeğer kılmak insani bir yaklaşım değildir.
  • Hedef olarak gösterilmeleri nedeniyle, bugün 65 yaş ve üzerindeki yaşlıları bazı restoran ve oteller kabul etmemektedir.
  • Ekonomik olarak zaten sistemin dışında olan, en alt düzeyde ihtiyaçlarını bile karşılayamayan yaşlıların toplumsal yaşama katılımı da engellenmekte, yaşlı dolaylı biçimde istenmeyen olarak ilan edilmektedir.
  • Bugün örtülü rakamlar ölümlerin büyük çoğunluğunun yaşlılarda olduğunu göstermektedir. Ancak sokağa çıkamayan yaşlının hangi nedenlerle Korona Virüsle tanıştığı sorgulanmamaktadır.
  • 65 yaş üzerinde olmasına karşın iş sahiplerine yasak uygulanmaması, öne sürülen gerekçe ile çelişmektedir.
  • Söz konusu uygulamalar insan hak ve özgürlükleri ile çelişmekte, yaşlıyı diğerlerinin gözünde aşağılamakta, fazlalık ve en önemlisi GEREKSİZ konumuna düşürmektedir.

Bu nedenlerle yaşlıyı, yalnız yaşayan her yaştan insanı ekonomik, sosyal ve sağlık boyutuyla destekleyecek, yaşlının haklarını ve onurunu zedelemeyecek, yasalar çerçevesinde eşitliğine sınırlamalar getirmeyecek açık – şeffaf politikalara ihtiyaç vardır. Salgın için herkesin aynı duyarlığı göstermesi toplumsal bir sorumluluktur. Ancak bu sorumluluk tek yanlı değildir, keyfi uygulamalarla da salgın önlenemez.

“PANDEMİ BİR YAŞ SORUNU DEĞİL, BİR TOPLUM SORUNU, KÜRESEL BİR SORUNDUR”

“HERKES YAŞLILARIN HAKLARINA ve ONURUNA SAYGI DUYMALIDIR”

YAŞLI SORUNLARI ARAŞTIRMA DERNEĞİ (YASAD)

EMEKLİLER DAYANIŞMA SENDİKASI (EDS)

 

emek.org.tr

 

COVİD-19 tedavisi gören Dr. Erdinç Şahin’in ölüm raporunda ölüm nedeni “Bulaşıcı Hastalık – Doğal ölüm” olarak işaretlenmiş!

Mersin’in Silifke ilçesinde aile hekimi olarak görev yapan Dr. Erdinç Şahin, koronavirüs (COVID-19) nedeniyle üç gündür tedavi gördüğü hastanede dün (23 Nisan) hayatını kaybetti.

Dr. Erdinç Şahin’in yaşamını yitirmesi sonrasında açıklama yayınlayan Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi, Sağlık Bakanlığı’ndan COVID-19 tedavisi devam ederken yaşamını yitiren Dr. Erdinç Şahin’in ölüm nedeninin COVID-19 olup olmadığının açıklanmasını istedi.

Dr. Erdinç Şahin’in ölüm nedeni nedir?

TTB Merkez Konseyinin konuyu kamuoyuna açıklamasıyla COVİD-19 tedavisiyle yaşamını yitirilenlerin, “normal ölüm” olarak gösterildiği konusunu bir kez daha deşifre etmektedir. Sayısal verilerin şeffaf ve doğru olması, salgına karşı çok yönlü mücadele verilmesinde ve başarıya ulaşılmasında çok önemli bir yeri bulunuyor. Halkın doğru bilgi alma hakkı olduğu da unutulmamalı…

İkinci olarak sağlık emekçileri COVİD-19 nedeniyle yaşamını yitirdiğinde “İş cinayeti ve meslek hastalığı” tartışmasının yeni bir boyut kazanarak emek kamuoyunun gündemine gelmesidir. Sağlık sisteminde  yaşanan “meslek hastalığı” sorunludur ve çalışma yaşamı hukuku-haklar açısından da önemli bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

Dolayısıyla tartışmalarda salgın nedeniyle ölümlerin sayısal verilerinin gerçekliği yansıtmadığı ve resmî açıklamalara karşı güven sorununu ortaya çıkarmaktadır.

Anımsatalım, kısa süre önce COVİD-10 nedeniyle kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren Dev Yapı İş sendikası temsilcisi Hasan Oğuz olayında da aynı sorun yaşanmıştı. Hasan Oğuz “normal ölüm- bulaşıcı hastalık” nedeniyle yaşamını yitirdiği açıklanmıştı.

TTB Merkez Konseyi’nin dün yaptığı ve tartışmaları büyüten açıklaması şöyledir.

“COVID-19 nedeniyle bir meslektaşımızı daha yitirdik! Çok üzgünüz!

COVID-19 tedavisi devam ederken bugün Silifke’de kaybettiğimiz Aile hekimi Dr. Erdinç Şahin’in yakınlarına başsağlığı dileklerimizi iletiyor, her zaman ailesinin yanında olacağımızın bilinmesini istiyoruz.

Bakan Bey tanımlamada “hiçbir sorun yok” diyor ama biz katılmıyoruz!

Dr. Erdinç Şahin adına Sayın Sağlık Bakanı’na somut olarak soruyoruz:

Silifke’de Aile hekimi olarak görev yaparken üç gündür tedavi gördüğü hastanede bugün hayatını kaybeden meslektaşımız Dr. Erdinç Şahin’in ölüm nedeni nedir?

PCR testi 2 kez negatif çıkan ancak BT’si ve bütün kliniği COVID-19 ile uyumlu olduğu için COVID-19 algoritmasına göre tedavisi ve ilaç temini Bakanlığınız tarafından yapılan, Dr. Erdinç Şahin’in ölüm raporunda ölüm şekli: “Bulaşıcı Hastalık – Doğal ölüm” olarak işaretlenmiş, Ölüm nedeni kısmında ise: “Viral Pnömoni” yazılmıştır.

Hem Sağlık Bakanı hem de bir hekim olarak size soruyoruz?

Risk grubunda olmayan, herhangi bir kalp ya da solunum sistemi hastalığı taşımayan, BT’si ve kliniği COVID-19 tanısıyla uyumlu 50 yaşındaki Dr. Erdinç Şahin’in ölüm nedeni sizce nedir?  Tanıda ve ölüm nedeni belirlenmesinde COVID-19 ya da şüpheli COVID-19 yazılmamasının, “iş kazası-meslek hastalığının“ belirlenmesinde meslektaşımızda yaratacağı hak kaybını önemsiyor musunuz?

Bütün bu verilere bakınca bu akşam açıklanacak COVID-19 nedeniyle vefat edenler arasında hayatını kaybeden meslektaşımızı da sayacak mısınız? Yoksa meslektaşımız COVID-19 salgın süreci ile hiçbir ilgi ve irtibat kurulmadan birçok hasta gibi “viral pnömoniden” vefat etmiş mi sayılacak?

PCR testi negatif olup bütün kliniği COVID-19 ile uyumlu olan ve Dr. Erdinç Şahin’de de somut örneğini gördüğümüz bu tabloları görmezden gelmeye ve bu hasta ve vefatları COVID-19 salgın sürecinin bir parçası olarak göstermemeye devam edecek misiniz?

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

 

emek.org.tr

COVİD 19 ile mücadelede en önde olan emekçileri selamlıyoruz!

“17 Nisan Sağlıkta Şiddetle Mücadele Günü”nde tüm sağlık kurumlarında saygı duruşu etkinliği düzenleniyor.

Sağlık emekçileri bugün saat 12.30 da bütün sağlık kurumlarında düzenleyecekleri saygı duruşu eylemiyle; COVİD 19 salgınında yaşamını yitiren sağlık emekçileri anılacak ve bu zorlu günlerde salgına karşı ölüme en yakın çizgide mücadele veren emekçilerimiz selamlanacak. Etkinliklere tüm yurttaşlar katılabilecektir.

COVİD 19 salgını günlerinde sağlık emekçileriyle dayanışma içerisinde olmak çok önemli… Onların, aralarında ayrımcılık yapılmadan desteklenmesi ve korunması yaşamsal önemdedir. Hekim, hemşire, sağlık hizmetleri emekçileri, temizlik, ulaştırma emekçisi, güvenlik vb. tüm emekçiler; hastane dediğimiz kurumda, farklı sorumluluk ve çabalarla sağlık hizmeti üretiyor. Salgın koşullarında hastane sınırları içerisinde COVİD 19 salgınının sosyal fiziki ve psikolojik baskılarını yaşıyorlar.

Sürekli biçimde sağlık emekçileri tarafından virüs riskine karşı korunma malzemeleri ihtiyaçlarının dile getirildiğini biliyoruz. Sağlık emekçileri meslek örgütlerinin, sağlık emekçisi sendikaların salgınla mücadele üst organizasyonlarda yer verilmediğini ve bunun dahi bir psikolojik şiddet anlamına geldiğinin bilincindeyiz. Salgına karşı kontrol ve korunma önlemi alınması, ek ücret ödenmesinde bazı emekçi gruplarına yönelik ayrımcılık yapılmaması gerektiğini bir kez de biz vurgulayalım.

En önde mücadele veren sağlık emekçilerini selamlarken, yaşamlarını bu mücadelede kaybeden sağlık emekçilerini bir kez daha saygıyla anıyoruz.

emek.org.tr

 

Sayıları 13 milyonu aşan emekli ve yaşlılarımızın yaşadığı çeşitli sorunlar, Koronavirüs salgınıyla birlikte daha görünür oldu.

Hayat pahalılığı, geçim zorlukları, yetersiz beslenme, koruyucu sağlık ve bakım hizmetlerinden yoksunluk gibi problemlerle boğuşan emekli ve yaşlı insanlarımız, koronavirüs salgınıyla birlikte yaşamsal risklerle de karşı karşıya geldi.

Milyarlarca liralık destek ve bir dizi teşvik olanaklarının, AKP iktidarı tarafından sermaye gruplarına ve patronlara ayrılmasından sonra, önlem paketinden emekli ve yaşlıların payına dişe dokunur bir şey çıkmadı. Düşük maaşlarına yapılan “birazcık zam”” ve bin liralık “muhteşem bayram ikramiyesi” ödemesinin erkene alınmasının dışında ekonomik destek bulamayan yaşlılarımızın, salgın tedbirleri kapsamında, hasta ve eve kapanması gereken kitle olarak görülmesi, Emekliler Dayanışma Sendikasının sert eleştirileriyle karşılaştı.

Emekliler Dayanışma Sendikası yaptığı açıklamayla, “65 yaş ve üzeri” diye başlayan, yaşlılara yönelik toplumda yaşanan dışlama ve aşağılama temelindeki anlayış ve davranışları eleştirdi.

Açıklamada “Yaşlılığı hastalık olarak kabul eden, yaşlıları emeklileri ekonomiye yük sayan, yürüttüğü ekonomik sosyal politikalarla emeklileri-yaşlıları toplumsal yaşamın dışına atan resmi anlayış” reddedilerek kınandı.

“Hangi hastalığın yaş baz alınarak kesin sınırları çizilebilir. Tıp Biliminde böyle bir kural var mı?” sorusuyla, koronavirüs salgınına yaş bazında yaklaşımları eleştiren sendika açıklamasında, Avrupa’da resmi açıklamaların “bağışıklık sistemi düşük ve kronik hastalıkları olan herkesin birinci derecede risk altında” olduğuna dikkat çekildi.

“Koronovirüs salgını günlerini kuşaklar arası dayanışmayla atlatacağız”

Emekli Dayanışma Sendikası (EDS) Merkez Yönetim Kurulu açıklaması şöyle:

Duyarlı Kamuoyuna…
Gerçeklerden uzak ve bilimi reddeden resmi politikaların, empati gibi insani bir duyguyu tanımayan insan kılıklıların Ülkemizi ve dünyayı sarsan salgın günlerinde yaşlılarımıza yaklaşımlarını ibretle izliyoruz.
Yaşlılığı hastalık olarak kabul eden, yaşlıları emeklileri ekonomiye yük sayan, yürüttüğü ekonomik sosyal politikalarla emeklileri-yaşlıları toplumsal yaşamın dışına atan resmi anlayışla geldiğimiz yer burası…
Koronavirüsün yayılmasından ve koronavirüsden kaçınmak için verilen resmi mesajlar yaştan bağımsız herkes için geçerli olmalıydı. Özellikle koronavirüs için tanımlanan ciddi sağlık riskleri popülasyonda yaygındır. Yaş grupları arasında yüksek riskler mevcuttur ve birçok yaşlı insanın altta yatan sağlık durumu yoktur.
Avrupa’da resmi açıklamalar “bağışıklık sistemi düşük ve kronik hastalıkları olan herkesin birinci derecede risk altında” olduğu şeklinde yapıldı. Hangi hastalığın yaş baz alınarak kesin sınırları çizilebilir. Tıp Biliminde böyle bir kural var mı?
Beş kişiden birinin diyabet hastası olduğu kalp krizi riskinin 40-45 yaşlara düştüğü 13 milyonun açlık sınırının altında ücretle çalıştırıldığı,
dört milyonu aşkın genç insanın işsiz olduğu, sağlıklı ve dengeli beslenemediği gerçeği ortada duruyor.
Durum böyle iken koronavirüs salgını tedbirleri için yapılan ilk açıklamanın yaşlılar üzerinden yapılması, 65 yaş üstündeki savunmasız insanlarımızı yük ve diğer insanlara karşı risk teşkil eden, genç insanları yaşlılara karşı ayrımcı davranışlarda bulunmaya ve kendi sağlıkları için risk oluşturduğunu düşünmeye yönlendirmiştir.
Koronavirüse ve topluma hedef gösterilen 65 yaş üstü çoğu insanımız toplumda aktif rol oynuyor, hala ücretli çalışıyor.
Gönüllü sosyal kültürel çalışmaları yönetiyor, yürütüyor.
Ebeveynler, eşler, yetişkin çocuklar özellikle engelli yaşayanlar, torunlar, hasta olanlar dahil olmak üzere aile üyelerine bakıyorlar, Devletin yapması gereken görevleri yapıyorlar.
Ayrıca bu insanlar dünün çalışanlarıdır. Bu Ülkede bugüne kadar üretilen tüm değer ve hizmetler biriken sermaye emeklilerin yaşlıların emeğinin ürünüdür.
Gerçekleri görmeyen bilimi, emeği ve tüm değerleri inkar eden resmi açıklamaları, toplumsal yaşam içinde yaşlılara karşı tutumları, davranışları, söylemleri şiddetle kınıyoruz.
Bilim Kurulunu, resmi açıklamalarını dinliyoruz uyguluyoruz.
Evde kal Türkiye diyoruz!
Karşılaştığımız haksızlıkları, yanlışları eksikleri dile getirmeye devam edeceğiz.
Koronavirüs salgını günlerini kuşaklararası dayanışmayla, sevgiyle, güç birliğiyle atlatacağımıza inanıyoruz.
Herkese sağlıklı yaşama ve yaşlanmalar diliyoruz..

(Emekliler Dayanisma Sendikasi.org)

 

emek.org.tr

Coronavirüs salgını dünyada ve ülkemizde toplumsal yaşamı çok yönlü etkiliyor. Kitlesel can kayıplarına neden olurken, toplumsal yaşamı ve toplumsal ilişkileri de altüst ederek yayılıyor.

Dünyanın birçok yerinden acı veren insan hikayeleri duyuyor ve yaşıyoruz. Virüs, insan sağlığını olağanüstü boyutlarda tehdit ediyor.

En basitinden insanlar ile sosyal temas kurmak ilk defa tehlike kaynağı oldu!

İnsanlık bir kez daha doğa ve sosyal ilişkilerinde büyük bir sıkışma ve kitlesel ölümlerle karşı karşıyadır. Bu boyutuyla resmi ve sivil kurumsal yapılara olduğu kadar, bizlere de önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Toplu insan kayıpları bir dünya felaketi olarak önümüzdedir ve ne zaman durdurulacağı da belirsiz olsa da, biz insanlığın bilimsel çalışmalarına ve umut veren çabalarına, insanlığın dayanışmasına güveniyoruz.

Birbirimize sahip çıkma zamanıdır.

Coronavirüs salgını ve tehlikeleri karşısında, toplumsal sorumluluk ve dayanışma duygusu ile birbirimize sahip çıkma zamanıdır.

Salgının hızlı yayılması karşısında tıbbi mücadele yavaş ilerlerken, Çin ve Küba’da yaşanan olumlu gelişmeler, insan yaşamına değer vererek sürdürülen bilimsel çalışmaların ve alınan sıkı toplumsal önlemlerin önemini bir kez daha gösterdi.

Salgına karşı gerekli ilaçların ve tedavinin bulunacağına dair haberler umut vericidir.

Birçok kapitalist ülkede ve ülkemizde geciken önlemler ve yapılması gereken sosyal ve sağlık tedbirlerinin yeni yeni gündeme alınması, kapitalist toplumsal yapının çürüklüğünü ve insan odaklı olmayan toplumsal yapının kırılganlığını gösterdi.

Salgınla birlikte gelen krizler ve çöküşler kapıdadır.

Artık ekonomi, sosyal yapı, sağlık, eğitim, ekolojik bütünsellik ve yaklaşımlar vb konularda yani tüm toplumsal ilişkilerde ve yapılanmalarda sorgulama içine girmenin ve arayışlara yönelmenin de zamanıdır.

Risk grubu yaşlılarımıza yönelik sağlık hizmeti ve koruma şarttır!

Acı bir gerçeği yaşıyoruz. Ülkelerde ve bizde salgından birinci derece etkilenen risk grubu 65 yaş ve üzerindeki insanlara yönelik öncelikli sağlık bakımı ve koruma tedbirleri öne çekilemedi.

Tecrit ve toplumdan soyutlanma dışında, bu gruba yönelik olarak; sosyal dayanışma, onlara yönelik beslenme ve koruma düzeneklerinin kurulduğuna dair adımların geliştirildiğini henüz duymadık.

Açıktan ilan edilen tedbirlerde, yaşlılarımıza yönelik koruma ve beslenme ve sağlık hizmetleri kendiliğinden sürece bırakıldı.

Diğer bir insanlık ayıbı, kimi işletmelerde ücretsiz izin dayatmasının ve işten çıkarmaların yaşanmasıdır.

Salgın karşısında işçi çıkararak kar hırslarını koruyanlar, bu kötü koşullarda da insanlık değerlerini yitiren burjuvalar oldu.

Toplumsal üretimde işçi ve emekçi olarak yer alanlar, salgına karşı da korumasız olarak toplumsal üretimi yaparken birinci derecede sağlık ve sosyal açılardan da korunmayı hak ediyorlar.

Kesinlikle işyerlerinde işçi sağlığı önlemlerinde, sürekliliği çok da gereklilik olmayan işyerlerinde; çalışmanın geçici durdurulması veya ücretli izin olgusunun gündeme alınması kaçınılmazdır.

İşten çıkarmaların yasaklanması, salgın karşısında verilecek mücadelede önemli bir toplumsal motivasyon da sağlayacaktır.

Çalışma yaşamı hukukunda yeni insani-demokratik düzenlemeler gerçekleşmelidir.

Açlık, yoksulluk, işsizlik ve yalnızlık salgın kadar tehlikelidir.

Bağlantılı olarak ifade edelim ki, salgın bağlantılı sağlık giderlerin tümü de toplumsal fonlardan ve devlet bütçesinden kolektif olarak karşılanmalı ve sosyal/dayanışmacı devlet bütçesi hızla üretilmelidir.

Salgınla ilgili sağlık ve sosyal hizmetlerin ücretsiz gerçekleştirilmesi, çok değerli bir görev ve dayanışmadır.

Dayanışmayı ve bunu güçlendiren insani değerleri temel almanın zamanıdır.

Kapitalist kar hırsı; sağlık, koruma ve diğer hizmetlerin sunumunda uzaklaşılması gereken bir olgudur.

Aksi halde işin içinden çıkılamaz.

Salgınla mücadelede bilimsel çalışmalar ve ilkeler temel alınırken, örgütlü toplum kesimlerinin sorunlar karşısında birlik ve dayanışma içinde olması kaçınılmazdır. Tüm emek örgütleri, TTB gibi meslek örgütleri, bilim kuruluşları ve bilim insanları birikim ve güçlerini bu yolda ortak paydada geleceğimiz için birleştirmelidir.

Katılımcı, demokratik ve şeffaf yönetim ve mücadele, salgının geriletilmesinde önemli bir yönetsel faktör olacaktır.

Toplumsal ilişkilerde bencillikten uzak kalınarak, insanı sağlıklı tutma ve korumanın yolu, bilinçli ve birlikte hareket etmekten geçiyor.

İnsanlar, örgütlü çevreler, kurumlar tüm toplumsal yapılar ortak sorun olan salgın karşısında bilim ışığında, insan ve doğa sevgisiyle hareket etmelidir.

Salgının tek bir insanı dahi yaşamdan koparmasına izin vermeyecek şekilde sorumlu ve bilinçli davranmalıyız.

Salgına karşı mücadele toplumsal yükü artan öncelikle sağlık emekçilerinin korunması ve desteklenmesi çok önemlidir. Toplumsal hizmetlerin sürdürülmesinde sorumluluk ve görev üstlenen bilim insanlarını ve emekçileri dayanışma bilinciyle desteklemeliyiz.

emek.org.tr

 

 

 

 

 

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, 14 Mart Tıp bayramı dolayısıyla bir mesaj yayımladı.

Mesajında , “üniversite hastanelerinde, ‘yeter artık, ilaç ve tıbbi malzeme borçlarımızı ödeyemiyoruz, birçok önemli ameliyatı da yapamayacak duruma geldik’ haykırışlarını duymayan kalmadı.” diyen Prof Adıyaman, Koruyucu sağlık hizmetlerinden uzaklaşıldığını da belirterek “İşsizlikle boğuşan ve yoksulluk sınırının altında kıt kanaat yaşam sürmekte olan yurttaşlardan SGK tarafından hiç de gerek olmadığı halde katılım payı alınmakta” olduğunu belirterek sistemi eleştirdi.

Mesajında 14 Mart’ın 100. yıldönümünün anlam ve önemine değinen Adıyaman, “Tıbbiyeliler 14 Mart’ın ikinci yüzyılında da hekimlik yolunda çalışmaya ve mücadeleye devam edecekler” ifadelerine yer veren Adıyaman’ın mesajı şöyle:

14 MART’IN İKİNCİ YÜZYILI

TIBBİYELİLER İYİ HEKİMLİK YOLUNDA ÇALIŞMAYA VE MÜCADELEYE BU YÜZYILDA DA DEVAM EDECEK

14 Mart 1919’da İstanbul, itilaf devletleri kuvvetlerince işgal altındaydı. Tıp öğrencileri bu işgali protesto etmek için 1827’nin 14 Mart’ında açılan ilk tıp okulunun o güne kadar hiç yapılmayan 92. yıl kutlamasını bahane ederler. Haydarpaşa’da tüm öğrenciler büyük salonda toplanırlar. Toplantıya hekimler de katılır. Tıbbiyeliler büyük bir coşku ile hem ilk tıp okulunun açılışını anar hem de işgali protesto ederler. Böylece 14 Mart 1919 bir özgürlük ve bağımsızlık hareketi olarak tarihimizde kutlanan ilk TIP BAYRAMI olur.

Sağlıklı ve mutlu bir yaşamın ancak özgür ve bağımsız bir ülkede gerçekleşebileceğini en iyi bilen meslek grubu olduğu için hekimlerin bilimsel öğretileri bu doğrultudadır. Tıbbiye cehalete, taassuba (kör tarafgirliğe), gericiliğe, yoksulluğa, ezilmişliğe direniştir. Bu nedenle devrimci, ilerici, özgürlükçü ve bilimden yanadır.

Bu nedenle de işgale ilk karşı çıkanlar arasında yer almalarına ve mücadele ateşini yakmalarına şaşırmamak gerekir.

İşgal altında 100 yıl önce tıbbiyelilerin bize miras bıraktığı bu anlam bugün Türk Tabipleri Birliği tarafından da savunulan sağlığın modern tanımıyla birebir örtüşmektedir. Sağlık sadece bedensel bir iyilik durumu içine sıkıştırılamaz. Türk Tabipleri Birliği sağlığın fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak tam bir iyilik hali olduğunu hep akılda tutarak bu koşulların oluşturulmasını talep etmekte ve bu taleplerin karşılanması için mücadele etmektedir.

14 Mart’ın 100. Yılı’nda Türkiye’de sağlık ortamı

14 Mart’ın 100. Yılı’nda Türkiye’deki sağlık ortamına kısaca bakacak olursak;

Türk Tabipleri Birliği uzun yıllardır sağlıkta şiddete yönelik büyük bir mücadelenin içerisindedir. Sağlıkta şiddetin durdurulması için bir yandan eylemler düzenlerken diğer yandan var olan yasaların sağlıkta şiddeti durdurmadığı gerçekliği üzerinden Türk Tabipleri Birliği tarafından hazırlanan “Sağlıkta Şiddet Yasası”nın Meclis’te yasalaşması için yoğun çabalar harcadık.  65 Tabip Odamızla beraber verdiğimiz gazete ilanı ile hükümeti bu konuda uyardık. İktidar partisi ve Meclis’te grubu bulunan muhalefet partileriyle görüşüp yasa tasarımızı kendilerine ilettik.

Ne yazık ki çok sayıda meslektaşımızı sağlıkta şiddet nedeniyle kaybetmemize rağmen siyasal iktidarın önerdiğimiz yasal düzenlemeyi yapmasını sağlayamadık. Bugün sağlıkta şiddet can almaya devam ediyor. Onlarca hekim ve sağlık çalışanı her gün fiziksel saldırıya uğruyor.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi olarak öncelikle tüm hekimlere bu eylemlilikler sürecinde gösterdikleri çabalardan dolayı teşekkür ediyoruz ve bu yasanın çıkması için tüm gücümüzle çalışmaya devam edeceğimizi bir kere daha tekrarlıyoruz.

Sağlığın bileşenlerine tüm dünyada zarar verilen bir dönemdeyiz

Dünyadaki birkaç kişinin serveti, dünya nüfusunun yarısınınkini geçtiği, yoksulluğun yaşanma biçimlerinin ağırlaştığı, suların, toprağın, denizlerin, havanın kirlendiği, balıkların etinden mikroplastiklerin çıktığı, bebeklik çağından çıkar çıkmaz ergenlik yaşamaya başlayan, obez çocukların sayısının arttığı pek çok sorun çözülmeyi bekliyor.

Tüm dünyada demokrasi yerini otokratik yönetimlere bırakıyor, kamucu politikalar terk ediliyor, söz söyleme, örgütlenme, ifade özgürlüğü engelleniyor, basın susturuluyor, reklam şirketlerinin bültenleri hakikatlerin önüne geçmeye çabalıyor, bilgi küçümseniyor, tıbbi bilgi dahil tüm entelektüel birikim kriminalize ediliyor, küresel bir savaşın sesi giderek yükseliyor.

Bilgisizlik, ihmaller büyük kazalara, iş cinayetlerine neden olmaya devam ediyor. Aşı reddi sayıları artıyor. Kızamık vakalarında artış söz konusu. Kısaca, yanlış politikalarla  sağlığın tüm bileşenlerine zarar verildiği bir dönemden geçiyoruz.

Koruyucu sağlık hizmetlerinden uzaklaşıldı

13 Aralık 2010 tarihinde tüm Türkiye’de uygulanmaya başlanan aile hekimliği sistemi  bireysel ve toplumsal sağlık hizmetini birbirinden ayırarak birinci basamak sağlık hizmetlerini parçalı hale getirmiştir. Bölge tabanlı değil aile hekimine kayıtlı nüfusa dayalı sağlık hizmetinin verildiği, performans sistemi üzerinden sözleşmeli çalışmanın dayatıldığı, aile hekimlerinin koruyucu sağlık hizmetlerinden uzaklaşılıp polikliniklere hapsedildiği bu sistemde, sorunlar her geçen gün artıyor.

Torba Yasa’ya AYM’de

5 Aralık 2018’de yürürlüğe giren  7151 sayılı “Sağlık Torba Yasası”nda hekim ve sağlık çalışanlarının özlük haklarına ilişkin antidemokratik birçok madde mevcuttu. Güvenlik soruşturması bahanesi ile daha göreve başlamadan hiçbir suçları olmadığı halde hekimlik yapmaları yasaklanan çok sayıda özgür ruhlu genç  meslektaşımızın eğitim ve sosyal güvenlik hakları ellerinden alındı. Uzmanlık mecburi hizmetini yapan hekimlerin mecburi hizmetlerinin bitmesine 9 aydan az bir süre kalmadan yan dal uzmanlık eğitimi sınavına giremeyeceği maddesi ile eğitim haklarına kısıtlama getirildi.  Bu yasanın TBMM’deki görüşmeleri sırasında aktif çalışma yürüten ve başta hekimlerin çalışma hakkını gasp eden 5. madde olmak üzere, Anayasa’ya ve yasalara aykırı olan düzenlemelerin yasalaşmasına karşı çıkan Türk Tabipleri Birliği, AYM’ye başvuru sürecinde de katkı sundu. Yasanın Anayasa’ya aykırı olan maddelerine ilişkin kapsamlı bir çalışma yapan Türk Tabipleri Birliği, iptali istenmesi gereken maddelere ilişkin ayrıntılı çalışmasını ana muhalefet partisine iletti.

Ekonomik krizin sağlığa etkisi

Ekonomik kriz giderek derinleşmekte ve başta yoksullar olmak üzere toplumun tamamını etkiler hale gelmekte. İşsizlikle boğuşan ve yoksulluk sınırının altında kıt kanaat yaşam sürmekte olan yurttaşlar ise sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyduğunda rakamların da açıkça gösterdiği gibi SGK tarafından hiç de gerek olmadığı halde katılım payı alınmakta.

Diğer yandan üniversite hastaneleri başta olmak üzere kamu ve özel birçok hastane finansal sıkıntı yaşamakta ve faaliyetlerini sürdürmekte zorlanmakta.

Bugün için nitelikli ve komplike sağlık hizmetlerinin büyük kısmını veren üniversite hastanelerinde, “yeter artık, ilaç ve tıbbi malzeme borçlarımızı ödeyemiyoruz, birçok önemli ameliyatı da yapamayacak duruma geldik’’ haykırışlarını duymayan kalmadı. Bu durum sadece sağlık hizmetinin kalitesini ve gelişimini değil; bilimsel araştırmaları, tıp ve uzmanlık eğitimini de olumsuz etkilemekte.

Hekimlik yaşamı temsil eder

Günümüzde Türkiye’de hekimlerin ortak zemini olan Türk Tabipleri Birliği demokratik değerlere, aydınlanmaya, laikliğe sahip çıkmaya, yoksuldan, eşitlik ve özgürlüklerin güvencesi olan hukuka, doğaya saygılı, barışın egemen olduğu bir toplumun sağlığının da ön koşulu olduğunu bilerek ve seslendirerek yürümeye devam ve unutulmaz başkanlarından Nusret Fişek’in söylediği gibi halka, sağlık hakkına, hekimliğe sahip çıkmak üzere hükümetleri rahatsız etmeye devam ediyor.

Otoriter eğilimler hekimliği laboratuvarlara ve hastanelere kapatmak ister. Oysa, hekimlik “Yaşamı temsil eder”. 14 Mart 1980 tarihli Tıp Bayramı’nda dönemin Türk Tabipleri Birliği Başkanı Erdal Atabek’in sözleri hâlâ önemini koruyor: “Biz hekimler, insan için, insanın insan gibi yaşaması için, insanın özgür yaşaması için, insanın zincirlerinden kurtulması için mücadele etmek zorundayız.

Biz hekimler, gözlerimizi topluma çevirmek zorundayız. Mücadele alanımız; yalnız mikroskobun merceklerinden gördüğümüz mikroplar değildir, yalnız hasta yatağında yatan insanların hastalıkları değildir. ”

TTB 14 Mart’ın ikinci yüzyılına hazır

Önümüzdeki günlerde 14 Mart’ın 100. Yılını kutlayacağız. Hekimlik ancak insan bilgisiyle yani hümanizmle mümkündür. İnsana ait bilginin verdiği güçle, bu bilginin yol göstericiliğiyle önümüzdeki yüzyılın sorunlarıyla da baş edebileceğimize inanıyorum. Türk Tabipleri Birliği’nin aklının ve yüreğinin hekimlerle birlikte olduğunu paylaşmak istiyorum. Bu birlikteliğin bütün sorunların çözümünde en büyük gücümüz olduğunu biliyor ve tüm meslektaşlarımızın ve sağlık çalışanlarının 14 Mart’ını kutluyorum.

Prof. Dr. Sinan Adıyaman

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı

 

emek.org.tr

Kocaeli, Ergene Çayı havzasındaki Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ile Antalya’da yapılan, Sağlık Bakanlığı’nca sonuçları kamuoyuna açıklanmayan kanser raporunu açıkladığı için hakkında hapis davası açılan Yrd. Doç. Bülent Şık’ın duruşması dün yapıldı.

Gıda Mühendisi  Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık hakkında 5-12 yıl arası hapis cezası isteniyor.

Duruşma 30 Mayıs a ertelenirken birçok siyasi parti, sağlık meslek örgütleri, emek örgütleri ve demokratik kitle örgütü temsilcisi, basın açıklamasıyla sağlık bakanlığını kınayarak Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’a destek verdi.

Yrd. Doç. Bülent Şık’ın yargılanmasına neden olan kanser raporunun 3 yıldan beri açıklanmaması, halk sağlığı ve bakanlık görevleri açılarından kaygılara ve sorulara neden oldu.

Yrd. Doç. Bülent Şık neden yargılanıyor?

“Çocuklar Zehirlenmesin İnisiyatifi’nden yapılan açıklamada olayın gelişimi şöyle özetlenmiştir.

Yrd. Doç. Bülent Şık, Sağlık Bakanlığı tarafından Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası illerinde (Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli) çevresel kirleticilerin belirlenmesi ve sağlık üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla “Çevresel Faktörlerin ve İnsan Sağlığı Üzerine Etkilerinin Araştırılması” başlığını taşıyan projenin gıdalar ve sularla ilgili kısmında görev almıştır.

Şık bu görevi Akdeniz Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nde öğretim üyesi ve teknik müdür yardımcısı olarak görev yaptığı dönemde gerçekleştirmiştir.

Sağlık bakanlığının araştırma projesi, sadece gıdalarla ilgili değil toprak, sular, atık sular, Marmara denizi suyu, Marmara denizinde yaşayan çeşitli balıklar, hava kalitesi, havadaki toz partiküllerinin kanserojen madde yükü, elektromanyetik ölçümler başta olmak üzere 16 farklı araştırma çalışmasından oluşmaktadır.

Ancak araştırma projesinin sona ermesinin üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Sağlık Bakanlığı’ndan ne bir açıklama yapılmış ne de projeden elde edilen sonuçlara göre halk sağlığını olumsuz etkileyen durumları düzeltmek için bir ara rapor açıklanmış ya da önlem alınmıştır.

Bilimsel etik kuralları içinde hareket eden bir bilim insanı olan Bülent Şık, yazdığı yazılarla, yürütülen bu büyük halk sağlığı projesinden kamuoyunu haberdar etmeyi, toplumu bilgilendirmeyi, meseleleri çözmekle mükellef kamu kurumlarını harekete geçirmeyi amaçlamıştır.  Bu saiklerle, Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan’ Çevresel Faktörlerin ve İnsan Sağlığı Üzerine Etkilerinin Araştırılması’ projesinde kendisinin ve görev yaptığı merkezin parçası olduğu bölümlerinin gıdalarda ve sulardaki kirliliğin kanserojen etkiler yarattığını ortaya koyan araştırma sonuçlarını yazılı basında kamuoyu ile paylaşmıştır.

Yazıların yayınlanmasının ardından, Sağlık Bakanlığı’nın şikayeti sonucu, ‘Göreve ilişkin sırrın açıklanması’, ‘Yasaklanan bilgileri temin’, ‘Yasaklanan bilgileri açıklama’ suçlamasıyla Bülent Şık’a dava açılmıştır.

Sağlık bakanlığının bu araştırma sonuçlarını ne yaptığı konusu ise yanıtsız kalmıştır.

Konu meclise taşındı

Dün, HDP milletvekilleri Oya Ersoy ve Meral Danış Beştaş, verdikleri araştırma ve soru önergeleriyle, Sağlık Bakanlığı’nın açıklamadığı kanser araştırmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaşan Bülent Şık’ın yargılanmasını Meclis gündemine taşıdı.

Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından yanıtlanması istemiyle Meclis’e sunduğu soru önergesinde şunları belirtti:

“Bakanlığınız, araştırmada yer alan verileri kurumlarla paylaşmamış, halka bu konuda hiçbir açıklama yapmamıştır. Buna rağmen, bu araştırmayı yapan ve sorunları tespit eden bir bilim insanının bu araştırmalarına müdahalesiz devam edebilmesi ve sonuçlarını sansürsüz yayımlama hakkı tartışmasızdır. Üstelik halk sağlığını önemli ölçüde ilgilendiren boyutları olduğu vakit, bunun kamuoyuna açıklanmaması sakınca yaratan bir durumdur.

“Araştırmayı neden Bakanlık açıklamadı?”

Meral Danış Beştaş, Bakan Fahrettin Koca tarafından yanıtlanması istemiyle şunları sordu:

  • Bahse konu araştırma raporunu neden Bakanlığınız kamuoyuna açıklamadı?
  • Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar neden hiçbir kurum ile paylaşılmadı?
  • Araştırmadan elde edilen sonuçların neden gizli kalması gerekliliği hasıl oldu? Bu araştırma sonuçlarının açıklanması yasak bilgiler olduğu sonucuna neden ve nasıl varıldı?
  • Tüm ülke halklarının sağlık ve yaşam haklarını ilgilendiren bu araştırma sonuçlarının açıklanması etik ve aynı zamanda Anayasal bir sorumluluk değil midir?
  • Araştırma sonuçlarının açıklanması kamu yararı kapsamında olduğu halde neden Bakanlığınız kamu yararı ilkesini göz ardı etmiştir?
  • Yine Bülent Şık’ın bu araştırma sonuçlarının “dış alımları” etkilemesi hususuna önem atfedilirken kanserden yaşamını yitiren yurttaşlara ya da kanser hastalarına neden aynı önem atfedilmiyor?
  • İktidarınız için önemli olan zehirli atıklara neden olan sermayedarlar ve dış alımlar mıdır yoksa halk sağlığı mıdır?
  • Araştırma sonucunda ortaya çıkan vahim tabloda sorumluluğu bulunan fabrikalara bir yaptırım uygulanmış mıdır? Şayet uygulanmadıysa neden?
  • Bülent Şık’ın ihraç edilmesinin ardından bu çalışma devam ettirilmiş midir? Başka bölgelerde de bu yönlü çalışmalar yapılmış mıdır? Yapıldıysa elde edilen bulguları açıklamayacak mısınız?
  • Araştırma sonuçlarının ortaya koyduğu verilere göre ülkede çok sayıda yurttaş kanser hastalığından yaşamını yitirmekte olup, elinizdeki bilgileri açıklamayarak bu ölümlerde sorumluluğunuz olduğunu düşünüyor musunuz?

Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen ve Türkiye’de kanser vakalarının sık görüldüğü bölgelerde bulunan kanser yapıcı kimyasalları tespit etmeyi amaçlayan projeye ilişkin bulguları kamuoyuyla paylaştığı gerekçesiyle hakkında dava açılan Yrd. Doç. Bülent Şık hakim karşısında çıktı. Mahkeme, Şık’ın beraat talebini reddederek duruşmayı 30 Mayıs’a erteledi.

Yrd. Doç. Bülent Şık savunmasında neler söyledi?

Olayın anlaşılması ve halk sağlığı açısından nasıl önemli olduğunu savunma notlarından anlamak mümkün. Sağlığımızın nasıl riskler altında olduğu ve  bakanlık gibi kurumların sorumluluğunu da açığa çıkaran konu gelişiminde, Yrd. Doç. Bülent Şık’ın savunma sözleri çok önemlidir.

Birgün gazetesi haberine göre, Şık sözlerine “İddianamede bana yöneltilen ‘Yasaklanan bilgileri temin etme’, ‘Yasaklanan bilgileri açıklama’ ve ‘Göreve ilişkin sırrın açıklanması’ suçlamalarına yanıt verebilmek için Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen projenin amacına ve kapsamına kısaca değinmek istiyorum. Öncelikle veri ve bilgi sözcükleri ile ne kastettiğime açıklık getirmek istiyorum” diyerek başladı.

” ‘Veri ya da veriler’ ” sözcükleri ile araştırma çalışmasından gözlem, analiz veya ölçüm yöntemleri ile elde edilen ama bir işleme ya da bilimsel bir değerlendirmeye tabi tutulmayan her türlü enformasyon parçacığını ya da sayısal değeri ifade ediyorum” diyen Şık, Araştırma projesinin kapsamından bahsederek; “Araştırma her biri bağımsız olarak yürütülen 16 farklı araştırma projesinden oluşuyordu. Bu projelerin isimlerine yer vererek yürütülen araştırmanın kapsamının genişliği hakkında bir fikir edinmek olanaklıdır” dedi.

Şık’ın savunmasından satış başları şöyle:

“Çalışmada toprak, su, gıda, hava, atık su ve Saroz, İzmit, Antalya körfezindeki deniz suyu ile kabuklu deniz canlıları ile balıklarda kansere yol açan kimyasal maddelerin kalıntıları araştırıldı. Bunun yanısıra yüksek gerilim hatlarından doğan kanser riski, atık su arıtma tesislerinden deşarj edilen su ve akarsuların dip çamurları da analiz edildi. Havadaki toz parçacıklarına yapışan ve solunum yoluyla bünyemize aldığımız kanserojen kimyasalların araştırılması gibi çok spesifik araştırmalar yapıldı”

‘ÇALIŞMALARA NASIL DÂHİL OLDUM?’

“Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen projenin gıdalar ve sularla ilgili kısmı bu araştırma merkezinde yapıldı. Projenin lideri olan kişi 2012 yılı sonu ya da 2013 yılı başında çalışmanın araştırma merkezimizde yapılıp yapılamayacağı ve eğer yapılacaksa nasıl yapılacağı konusunu görüşmek için araştırma merkezimize geldi. Yapılan görüşmeler sonrası 2013 yılı içinde gıdalarla ilgili çalışmaları, 2014 yılı içinde de sularla ilgili çalışmaları bakanlığın araştırma ekibi ile birlikte planladık. Yapılacak araştırma çalışmasında gıda ve su örneklerinin toplanması, merkezimize ulaştırılması, analizlerinin gerçekleştirilmesi ve analiz raporlarının düzenlenmesi işlerini organize ettim”

‘2016 OCAK AYINDA PROJELERDEN ÇIKARILDIM’

2015 yılında yapılan genel değerlendirme toplantısından döndükten sonra barış bildirisine imzacı olduğu için ArGe görevinden alındığını ve Müdür Yardımcılığı görevinden istifa etmeye zorlandığını ifade eden Şık, “Kısa bir süre sonra Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü araştırma projesi de dâhil olmak üzere bir araştırmacı ya da yürütücü olarak içinde bulunduğum bütün araştırma projelerinden çıkarıldım. 22 Kasım 2016 tarihli 677 sayılı KHK ile de üniversitedeki öğretim üyeliği görevimden de çıkarıldım” dedi.

‘ARAŞTIRMACI OLARAK, ARAŞTIRMADA ELDE ETTİĞİMİZ VERİLERDEN OLUŞTURDUĞUM BİLGİLERİ TOPLUMA AKTARDIM’

Bana yöneltilen suçlamalardan biri yasaklanan bilgileri temin etmek olarak belirtilmiş.  Gazeteye yazdığım yazılarda topluma verdiğim bilgileri bir yerden, bir başkasından temin etmiş ya da almış değilim. Yazılarda topluma verdiğim bilimsel bilgiler esas olarak proje ekibinde yer alan araştırmacılardan biri olduğum için bende mevcuttu.

‘PROJE BİTELİ ÜÇ YIL OLDU’

Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen çalışmalar 2015 yılı sonu itibariyle bitmişti. Proje kapsamındaki araştırmalardan elde edilen bilgileri gözden geçirmek ve bir ana rapor yazmak için 2015 yılı Aralık ayında Antalya’da yapılan toplantının üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında projeden elde edilen bilgiler hakkında Sağlık Bakanlığı bir açıklama yapmadı. Bu bilgiler halk sağlığı açısından risk teşkil eden durumlar olduğunu göstermesine rağmen Sağlık Bakanlığı bu olumsuz durumları düzeltmek için herhangi bir ara rapor da açıklamadı.

‘ARA RAPORLARLA NELER AÇIKLANABİLİRDİ?’

Halk sağlığı ya da çevre sağlığı gibi geniş toplum kesimlerini ilgilendiren konularda yapılan araştırmalardan elde edilen bilgileri açıklamak telafisi imkânsız zararlar doğurma olasılığı bulunan durumlarda bir gereklilik olarak görülmelidir. Bu duruma örnek olarak araştırma çalışmasında analiz edilen gıda örneklerinin %17,3’ünün mevzuatın izin verdiği düzeyin üzerinde zehirli tarım kimyasalları (pestisitler) içermesi veya bazı yerleşim bölgelerindeki suların onları içilemez kılacak düzeyde arsenik veya kurşun kalıntısı içermesi örnek olarak verilebilir.

HANGİ KURUMLAR UYARILMALIYDI?

Beş ilde yapılan çalışmalarda analiz edilen gıda örneklerinin %17,3’ünün ülkemizdeki yasal mevzuatın izin verdiği miktarı aşan düzeyde pestisit (Tarımsal üretimde kullanılan zehirli kimyasal maddeler) kalıntısı içerdiği tespit edilmişti. Bu çok yüksek bir kalıntı orandır. Bir fikir vermek amacıyla ülkemizde pestisitlerle ilgili yasal mevzuatın uyumlu olduğu Avrupa Birliği ülkelerinde gıdalarda tespit edilen yasal mevzuata aykırı pestisit kalıntısı oranının genellikle %2’den az olduğunu söylemeliyim. Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla ülkemizdeki gıda ürünlerindeki pestisit kalıntılarının 8-9 kat daha fazla oranda çıkması çok ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak görülmeli. Bu sorun karşısında Sağlık Bakanlığı’nın pestisit kalıntılarını kontrol etmekten sorumlu kamu kurumu olan Tarım ve Orman Bakanlığı’nı bir resmi yazı ile derhal uyarması gerekirdi

ARAŞTIRMA EN ÇOK ÇOCUKLARI İLGİLENDİRİYOR

Bakanlığın yürüttüğü araştırma projesinin çok önemli ve ülkemizde kanımca bir ilk olarak görülmesi gereken bir yönü var. Çalışmada insanlarda hormonal ve nörolojik sisteme zarar veren kimyasal maddelerin çok büyük bir kısmı araştırılmıştır. Hormonal ve nöral sistem bozucu kimyasal maddeler en çok bebek ve çocuklara zarar vermektedir. Dolayısıyla bebek ve çocuk sağlığı açısından Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmanın önemi büyüktür

‘ARAŞTIRMA ÇALIŞMALARINI NEDEN HALKA DUYURDUM?’

Bir bilim insanı şirketlere veya kurumlara değil öncelikle topluma karşı sorumludur. Çünkü toplumun sağlığı ve geleceği şirketlerin ya da kurumların kısa vadeli çıkarlarına emanet edilemeyecek ölçüde önemlidir. Ama her şeyden önce çocuklara karşı sorumluyuz;  hiçbir kişinin ya da kurumun çocukların sağlığını bozma, geleceğini gasp etme hakkı yok çünkü.

Dilek Özçelik 2013 yılında kanser hastalığının tedavisi sürecinde yaşadığı sorunları dile getirmek için devlet yetkililerinden yardım istemiş ancak bu talebi başlangıçta karşılık bulmamıştı. Düş kırıklığına uğrayan Dilek Özçelik televizyon ekranlarından sadece devlet yetkililerine değil hepimize şöyle seslenmişti: “Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.”

ŞIK’TAN DURUŞMA SONRASI AÇIKLAMA

Duruşma sonrası açıklama yapan Şık, “Bulgularımı tekrar dile getirme fırsatım oldu. Araştırmanın odak noktasında insan sağlığı var ama daha da odak noktasında çocuk sağlığı var. 5 kentteki 1 milyon 300 bin çocuk, özellikle hormonal sistem bozucu kimyasallara yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. Bu çalışmanın temel bulgusu çok hızla önlem alınması gerektiğine işaret ediyor. Ama ne yazık ki Sağlık Bakanlığı’na bu projeyle ilgili ne yapıldığını sormamıza vesile olan ve soruşturmanın genişletilmesini talep eden sorularımız reddedildi. 30 Mayıs’a ertelendi mahkeme, göreceğiz ne olacağını” dedi.

emek.org.tr