Sağlık

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, 14 Mart Tıp bayramı dolayısıyla bir mesaj yayımladı.

Mesajında , “üniversite hastanelerinde, ‘yeter artık, ilaç ve tıbbi malzeme borçlarımızı ödeyemiyoruz, birçok önemli ameliyatı da yapamayacak duruma geldik’ haykırışlarını duymayan kalmadı.” diyen Prof Adıyaman, Koruyucu sağlık hizmetlerinden uzaklaşıldığını da belirterek “İşsizlikle boğuşan ve yoksulluk sınırının altında kıt kanaat yaşam sürmekte olan yurttaşlardan SGK tarafından hiç de gerek olmadığı halde katılım payı alınmakta” olduğunu belirterek sistemi eleştirdi.

Mesajında 14 Mart’ın 100. yıldönümünün anlam ve önemine değinen Adıyaman, “Tıbbiyeliler 14 Mart’ın ikinci yüzyılında da hekimlik yolunda çalışmaya ve mücadeleye devam edecekler” ifadelerine yer veren Adıyaman’ın mesajı şöyle:

14 MART’IN İKİNCİ YÜZYILI

TIBBİYELİLER İYİ HEKİMLİK YOLUNDA ÇALIŞMAYA VE MÜCADELEYE BU YÜZYILDA DA DEVAM EDECEK

14 Mart 1919’da İstanbul, itilaf devletleri kuvvetlerince işgal altındaydı. Tıp öğrencileri bu işgali protesto etmek için 1827’nin 14 Mart’ında açılan ilk tıp okulunun o güne kadar hiç yapılmayan 92. yıl kutlamasını bahane ederler. Haydarpaşa’da tüm öğrenciler büyük salonda toplanırlar. Toplantıya hekimler de katılır. Tıbbiyeliler büyük bir coşku ile hem ilk tıp okulunun açılışını anar hem de işgali protesto ederler. Böylece 14 Mart 1919 bir özgürlük ve bağımsızlık hareketi olarak tarihimizde kutlanan ilk TIP BAYRAMI olur.

Sağlıklı ve mutlu bir yaşamın ancak özgür ve bağımsız bir ülkede gerçekleşebileceğini en iyi bilen meslek grubu olduğu için hekimlerin bilimsel öğretileri bu doğrultudadır. Tıbbiye cehalete, taassuba (kör tarafgirliğe), gericiliğe, yoksulluğa, ezilmişliğe direniştir. Bu nedenle devrimci, ilerici, özgürlükçü ve bilimden yanadır.

Bu nedenle de işgale ilk karşı çıkanlar arasında yer almalarına ve mücadele ateşini yakmalarına şaşırmamak gerekir.

İşgal altında 100 yıl önce tıbbiyelilerin bize miras bıraktığı bu anlam bugün Türk Tabipleri Birliği tarafından da savunulan sağlığın modern tanımıyla birebir örtüşmektedir. Sağlık sadece bedensel bir iyilik durumu içine sıkıştırılamaz. Türk Tabipleri Birliği sağlığın fiziksel, ruhsal ve sosyal olarak tam bir iyilik hali olduğunu hep akılda tutarak bu koşulların oluşturulmasını talep etmekte ve bu taleplerin karşılanması için mücadele etmektedir.

14 Mart’ın 100. Yılı’nda Türkiye’de sağlık ortamı

14 Mart’ın 100. Yılı’nda Türkiye’deki sağlık ortamına kısaca bakacak olursak;

Türk Tabipleri Birliği uzun yıllardır sağlıkta şiddete yönelik büyük bir mücadelenin içerisindedir. Sağlıkta şiddetin durdurulması için bir yandan eylemler düzenlerken diğer yandan var olan yasaların sağlıkta şiddeti durdurmadığı gerçekliği üzerinden Türk Tabipleri Birliği tarafından hazırlanan “Sağlıkta Şiddet Yasası”nın Meclis’te yasalaşması için yoğun çabalar harcadık.  65 Tabip Odamızla beraber verdiğimiz gazete ilanı ile hükümeti bu konuda uyardık. İktidar partisi ve Meclis’te grubu bulunan muhalefet partileriyle görüşüp yasa tasarımızı kendilerine ilettik.

Ne yazık ki çok sayıda meslektaşımızı sağlıkta şiddet nedeniyle kaybetmemize rağmen siyasal iktidarın önerdiğimiz yasal düzenlemeyi yapmasını sağlayamadık. Bugün sağlıkta şiddet can almaya devam ediyor. Onlarca hekim ve sağlık çalışanı her gün fiziksel saldırıya uğruyor.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi olarak öncelikle tüm hekimlere bu eylemlilikler sürecinde gösterdikleri çabalardan dolayı teşekkür ediyoruz ve bu yasanın çıkması için tüm gücümüzle çalışmaya devam edeceğimizi bir kere daha tekrarlıyoruz.

Sağlığın bileşenlerine tüm dünyada zarar verilen bir dönemdeyiz

Dünyadaki birkaç kişinin serveti, dünya nüfusunun yarısınınkini geçtiği, yoksulluğun yaşanma biçimlerinin ağırlaştığı, suların, toprağın, denizlerin, havanın kirlendiği, balıkların etinden mikroplastiklerin çıktığı, bebeklik çağından çıkar çıkmaz ergenlik yaşamaya başlayan, obez çocukların sayısının arttığı pek çok sorun çözülmeyi bekliyor.

Tüm dünyada demokrasi yerini otokratik yönetimlere bırakıyor, kamucu politikalar terk ediliyor, söz söyleme, örgütlenme, ifade özgürlüğü engelleniyor, basın susturuluyor, reklam şirketlerinin bültenleri hakikatlerin önüne geçmeye çabalıyor, bilgi küçümseniyor, tıbbi bilgi dahil tüm entelektüel birikim kriminalize ediliyor, küresel bir savaşın sesi giderek yükseliyor.

Bilgisizlik, ihmaller büyük kazalara, iş cinayetlerine neden olmaya devam ediyor. Aşı reddi sayıları artıyor. Kızamık vakalarında artış söz konusu. Kısaca, yanlış politikalarla  sağlığın tüm bileşenlerine zarar verildiği bir dönemden geçiyoruz.

Koruyucu sağlık hizmetlerinden uzaklaşıldı

13 Aralık 2010 tarihinde tüm Türkiye’de uygulanmaya başlanan aile hekimliği sistemi  bireysel ve toplumsal sağlık hizmetini birbirinden ayırarak birinci basamak sağlık hizmetlerini parçalı hale getirmiştir. Bölge tabanlı değil aile hekimine kayıtlı nüfusa dayalı sağlık hizmetinin verildiği, performans sistemi üzerinden sözleşmeli çalışmanın dayatıldığı, aile hekimlerinin koruyucu sağlık hizmetlerinden uzaklaşılıp polikliniklere hapsedildiği bu sistemde, sorunlar her geçen gün artıyor.

Torba Yasa’ya AYM’de

5 Aralık 2018’de yürürlüğe giren  7151 sayılı “Sağlık Torba Yasası”nda hekim ve sağlık çalışanlarının özlük haklarına ilişkin antidemokratik birçok madde mevcuttu. Güvenlik soruşturması bahanesi ile daha göreve başlamadan hiçbir suçları olmadığı halde hekimlik yapmaları yasaklanan çok sayıda özgür ruhlu genç  meslektaşımızın eğitim ve sosyal güvenlik hakları ellerinden alındı. Uzmanlık mecburi hizmetini yapan hekimlerin mecburi hizmetlerinin bitmesine 9 aydan az bir süre kalmadan yan dal uzmanlık eğitimi sınavına giremeyeceği maddesi ile eğitim haklarına kısıtlama getirildi.  Bu yasanın TBMM’deki görüşmeleri sırasında aktif çalışma yürüten ve başta hekimlerin çalışma hakkını gasp eden 5. madde olmak üzere, Anayasa’ya ve yasalara aykırı olan düzenlemelerin yasalaşmasına karşı çıkan Türk Tabipleri Birliği, AYM’ye başvuru sürecinde de katkı sundu. Yasanın Anayasa’ya aykırı olan maddelerine ilişkin kapsamlı bir çalışma yapan Türk Tabipleri Birliği, iptali istenmesi gereken maddelere ilişkin ayrıntılı çalışmasını ana muhalefet partisine iletti.

Ekonomik krizin sağlığa etkisi

Ekonomik kriz giderek derinleşmekte ve başta yoksullar olmak üzere toplumun tamamını etkiler hale gelmekte. İşsizlikle boğuşan ve yoksulluk sınırının altında kıt kanaat yaşam sürmekte olan yurttaşlar ise sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyduğunda rakamların da açıkça gösterdiği gibi SGK tarafından hiç de gerek olmadığı halde katılım payı alınmakta.

Diğer yandan üniversite hastaneleri başta olmak üzere kamu ve özel birçok hastane finansal sıkıntı yaşamakta ve faaliyetlerini sürdürmekte zorlanmakta.

Bugün için nitelikli ve komplike sağlık hizmetlerinin büyük kısmını veren üniversite hastanelerinde, “yeter artık, ilaç ve tıbbi malzeme borçlarımızı ödeyemiyoruz, birçok önemli ameliyatı da yapamayacak duruma geldik’’ haykırışlarını duymayan kalmadı. Bu durum sadece sağlık hizmetinin kalitesini ve gelişimini değil; bilimsel araştırmaları, tıp ve uzmanlık eğitimini de olumsuz etkilemekte.

Hekimlik yaşamı temsil eder

Günümüzde Türkiye’de hekimlerin ortak zemini olan Türk Tabipleri Birliği demokratik değerlere, aydınlanmaya, laikliğe sahip çıkmaya, yoksuldan, eşitlik ve özgürlüklerin güvencesi olan hukuka, doğaya saygılı, barışın egemen olduğu bir toplumun sağlığının da ön koşulu olduğunu bilerek ve seslendirerek yürümeye devam ve unutulmaz başkanlarından Nusret Fişek’in söylediği gibi halka, sağlık hakkına, hekimliğe sahip çıkmak üzere hükümetleri rahatsız etmeye devam ediyor.

Otoriter eğilimler hekimliği laboratuvarlara ve hastanelere kapatmak ister. Oysa, hekimlik “Yaşamı temsil eder”. 14 Mart 1980 tarihli Tıp Bayramı’nda dönemin Türk Tabipleri Birliği Başkanı Erdal Atabek’in sözleri hâlâ önemini koruyor: “Biz hekimler, insan için, insanın insan gibi yaşaması için, insanın özgür yaşaması için, insanın zincirlerinden kurtulması için mücadele etmek zorundayız.

Biz hekimler, gözlerimizi topluma çevirmek zorundayız. Mücadele alanımız; yalnız mikroskobun merceklerinden gördüğümüz mikroplar değildir, yalnız hasta yatağında yatan insanların hastalıkları değildir. ”

TTB 14 Mart’ın ikinci yüzyılına hazır

Önümüzdeki günlerde 14 Mart’ın 100. Yılını kutlayacağız. Hekimlik ancak insan bilgisiyle yani hümanizmle mümkündür. İnsana ait bilginin verdiği güçle, bu bilginin yol göstericiliğiyle önümüzdeki yüzyılın sorunlarıyla da baş edebileceğimize inanıyorum. Türk Tabipleri Birliği’nin aklının ve yüreğinin hekimlerle birlikte olduğunu paylaşmak istiyorum. Bu birlikteliğin bütün sorunların çözümünde en büyük gücümüz olduğunu biliyor ve tüm meslektaşlarımızın ve sağlık çalışanlarının 14 Mart’ını kutluyorum.

Prof. Dr. Sinan Adıyaman

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı

 

emek.org.tr

Kocaeli, Ergene Çayı havzasındaki Kırklareli, Edirne, Tekirdağ ile Antalya’da yapılan, Sağlık Bakanlığı’nca sonuçları kamuoyuna açıklanmayan kanser raporunu açıkladığı için hakkında hapis davası açılan Yrd. Doç. Bülent Şık’ın duruşması dün yapıldı.

Gıda Mühendisi  Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık hakkında 5-12 yıl arası hapis cezası isteniyor.

Duruşma 30 Mayıs a ertelenirken birçok siyasi parti, sağlık meslek örgütleri, emek örgütleri ve demokratik kitle örgütü temsilcisi, basın açıklamasıyla sağlık bakanlığını kınayarak Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık’a destek verdi.

Yrd. Doç. Bülent Şık’ın yargılanmasına neden olan kanser raporunun 3 yıldan beri açıklanmaması, halk sağlığı ve bakanlık görevleri açılarından kaygılara ve sorulara neden oldu.

Yrd. Doç. Bülent Şık neden yargılanıyor?

“Çocuklar Zehirlenmesin İnisiyatifi’nden yapılan açıklamada olayın gelişimi şöyle özetlenmiştir.

Yrd. Doç. Bülent Şık, Sağlık Bakanlığı tarafından Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası illerinde (Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli) çevresel kirleticilerin belirlenmesi ve sağlık üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla “Çevresel Faktörlerin ve İnsan Sağlığı Üzerine Etkilerinin Araştırılması” başlığını taşıyan projenin gıdalar ve sularla ilgili kısmında görev almıştır.

Şık bu görevi Akdeniz Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nde öğretim üyesi ve teknik müdür yardımcısı olarak görev yaptığı dönemde gerçekleştirmiştir.

Sağlık bakanlığının araştırma projesi, sadece gıdalarla ilgili değil toprak, sular, atık sular, Marmara denizi suyu, Marmara denizinde yaşayan çeşitli balıklar, hava kalitesi, havadaki toz partiküllerinin kanserojen madde yükü, elektromanyetik ölçümler başta olmak üzere 16 farklı araştırma çalışmasından oluşmaktadır.

Ancak araştırma projesinin sona ermesinin üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Sağlık Bakanlığı’ndan ne bir açıklama yapılmış ne de projeden elde edilen sonuçlara göre halk sağlığını olumsuz etkileyen durumları düzeltmek için bir ara rapor açıklanmış ya da önlem alınmıştır.

Bilimsel etik kuralları içinde hareket eden bir bilim insanı olan Bülent Şık, yazdığı yazılarla, yürütülen bu büyük halk sağlığı projesinden kamuoyunu haberdar etmeyi, toplumu bilgilendirmeyi, meseleleri çözmekle mükellef kamu kurumlarını harekete geçirmeyi amaçlamıştır.  Bu saiklerle, Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan’ Çevresel Faktörlerin ve İnsan Sağlığı Üzerine Etkilerinin Araştırılması’ projesinde kendisinin ve görev yaptığı merkezin parçası olduğu bölümlerinin gıdalarda ve sulardaki kirliliğin kanserojen etkiler yarattığını ortaya koyan araştırma sonuçlarını yazılı basında kamuoyu ile paylaşmıştır.

Yazıların yayınlanmasının ardından, Sağlık Bakanlığı’nın şikayeti sonucu, ‘Göreve ilişkin sırrın açıklanması’, ‘Yasaklanan bilgileri temin’, ‘Yasaklanan bilgileri açıklama’ suçlamasıyla Bülent Şık’a dava açılmıştır.

Sağlık bakanlığının bu araştırma sonuçlarını ne yaptığı konusu ise yanıtsız kalmıştır.

Konu meclise taşındı

Dün, HDP milletvekilleri Oya Ersoy ve Meral Danış Beştaş, verdikleri araştırma ve soru önergeleriyle, Sağlık Bakanlığı’nın açıklamadığı kanser araştırmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaşan Bülent Şık’ın yargılanmasını Meclis gündemine taşıdı.

Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından yanıtlanması istemiyle Meclis’e sunduğu soru önergesinde şunları belirtti:

“Bakanlığınız, araştırmada yer alan verileri kurumlarla paylaşmamış, halka bu konuda hiçbir açıklama yapmamıştır. Buna rağmen, bu araştırmayı yapan ve sorunları tespit eden bir bilim insanının bu araştırmalarına müdahalesiz devam edebilmesi ve sonuçlarını sansürsüz yayımlama hakkı tartışmasızdır. Üstelik halk sağlığını önemli ölçüde ilgilendiren boyutları olduğu vakit, bunun kamuoyuna açıklanmaması sakınca yaratan bir durumdur.

“Araştırmayı neden Bakanlık açıklamadı?”

Meral Danış Beştaş, Bakan Fahrettin Koca tarafından yanıtlanması istemiyle şunları sordu:

  • Bahse konu araştırma raporunu neden Bakanlığınız kamuoyuna açıklamadı?
  • Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar neden hiçbir kurum ile paylaşılmadı?
  • Araştırmadan elde edilen sonuçların neden gizli kalması gerekliliği hasıl oldu? Bu araştırma sonuçlarının açıklanması yasak bilgiler olduğu sonucuna neden ve nasıl varıldı?
  • Tüm ülke halklarının sağlık ve yaşam haklarını ilgilendiren bu araştırma sonuçlarının açıklanması etik ve aynı zamanda Anayasal bir sorumluluk değil midir?
  • Araştırma sonuçlarının açıklanması kamu yararı kapsamında olduğu halde neden Bakanlığınız kamu yararı ilkesini göz ardı etmiştir?
  • Yine Bülent Şık’ın bu araştırma sonuçlarının “dış alımları” etkilemesi hususuna önem atfedilirken kanserden yaşamını yitiren yurttaşlara ya da kanser hastalarına neden aynı önem atfedilmiyor?
  • İktidarınız için önemli olan zehirli atıklara neden olan sermayedarlar ve dış alımlar mıdır yoksa halk sağlığı mıdır?
  • Araştırma sonucunda ortaya çıkan vahim tabloda sorumluluğu bulunan fabrikalara bir yaptırım uygulanmış mıdır? Şayet uygulanmadıysa neden?
  • Bülent Şık’ın ihraç edilmesinin ardından bu çalışma devam ettirilmiş midir? Başka bölgelerde de bu yönlü çalışmalar yapılmış mıdır? Yapıldıysa elde edilen bulguları açıklamayacak mısınız?
  • Araştırma sonuçlarının ortaya koyduğu verilere göre ülkede çok sayıda yurttaş kanser hastalığından yaşamını yitirmekte olup, elinizdeki bilgileri açıklamayarak bu ölümlerde sorumluluğunuz olduğunu düşünüyor musunuz?

Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen ve Türkiye’de kanser vakalarının sık görüldüğü bölgelerde bulunan kanser yapıcı kimyasalları tespit etmeyi amaçlayan projeye ilişkin bulguları kamuoyuyla paylaştığı gerekçesiyle hakkında dava açılan Yrd. Doç. Bülent Şık hakim karşısında çıktı. Mahkeme, Şık’ın beraat talebini reddederek duruşmayı 30 Mayıs’a erteledi.

Yrd. Doç. Bülent Şık savunmasında neler söyledi?

Olayın anlaşılması ve halk sağlığı açısından nasıl önemli olduğunu savunma notlarından anlamak mümkün. Sağlığımızın nasıl riskler altında olduğu ve  bakanlık gibi kurumların sorumluluğunu da açığa çıkaran konu gelişiminde, Yrd. Doç. Bülent Şık’ın savunma sözleri çok önemlidir.

Birgün gazetesi haberine göre, Şık sözlerine “İddianamede bana yöneltilen ‘Yasaklanan bilgileri temin etme’, ‘Yasaklanan bilgileri açıklama’ ve ‘Göreve ilişkin sırrın açıklanması’ suçlamalarına yanıt verebilmek için Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen projenin amacına ve kapsamına kısaca değinmek istiyorum. Öncelikle veri ve bilgi sözcükleri ile ne kastettiğime açıklık getirmek istiyorum” diyerek başladı.

” ‘Veri ya da veriler’ ” sözcükleri ile araştırma çalışmasından gözlem, analiz veya ölçüm yöntemleri ile elde edilen ama bir işleme ya da bilimsel bir değerlendirmeye tabi tutulmayan her türlü enformasyon parçacığını ya da sayısal değeri ifade ediyorum” diyen Şık, Araştırma projesinin kapsamından bahsederek; “Araştırma her biri bağımsız olarak yürütülen 16 farklı araştırma projesinden oluşuyordu. Bu projelerin isimlerine yer vererek yürütülen araştırmanın kapsamının genişliği hakkında bir fikir edinmek olanaklıdır” dedi.

Şık’ın savunmasından satış başları şöyle:

“Çalışmada toprak, su, gıda, hava, atık su ve Saroz, İzmit, Antalya körfezindeki deniz suyu ile kabuklu deniz canlıları ile balıklarda kansere yol açan kimyasal maddelerin kalıntıları araştırıldı. Bunun yanısıra yüksek gerilim hatlarından doğan kanser riski, atık su arıtma tesislerinden deşarj edilen su ve akarsuların dip çamurları da analiz edildi. Havadaki toz parçacıklarına yapışan ve solunum yoluyla bünyemize aldığımız kanserojen kimyasalların araştırılması gibi çok spesifik araştırmalar yapıldı”

‘ÇALIŞMALARA NASIL DÂHİL OLDUM?’

“Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen projenin gıdalar ve sularla ilgili kısmı bu araştırma merkezinde yapıldı. Projenin lideri olan kişi 2012 yılı sonu ya da 2013 yılı başında çalışmanın araştırma merkezimizde yapılıp yapılamayacağı ve eğer yapılacaksa nasıl yapılacağı konusunu görüşmek için araştırma merkezimize geldi. Yapılan görüşmeler sonrası 2013 yılı içinde gıdalarla ilgili çalışmaları, 2014 yılı içinde de sularla ilgili çalışmaları bakanlığın araştırma ekibi ile birlikte planladık. Yapılacak araştırma çalışmasında gıda ve su örneklerinin toplanması, merkezimize ulaştırılması, analizlerinin gerçekleştirilmesi ve analiz raporlarının düzenlenmesi işlerini organize ettim”

‘2016 OCAK AYINDA PROJELERDEN ÇIKARILDIM’

2015 yılında yapılan genel değerlendirme toplantısından döndükten sonra barış bildirisine imzacı olduğu için ArGe görevinden alındığını ve Müdür Yardımcılığı görevinden istifa etmeye zorlandığını ifade eden Şık, “Kısa bir süre sonra Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü araştırma projesi de dâhil olmak üzere bir araştırmacı ya da yürütücü olarak içinde bulunduğum bütün araştırma projelerinden çıkarıldım. 22 Kasım 2016 tarihli 677 sayılı KHK ile de üniversitedeki öğretim üyeliği görevimden de çıkarıldım” dedi.

‘ARAŞTIRMACI OLARAK, ARAŞTIRMADA ELDE ETTİĞİMİZ VERİLERDEN OLUŞTURDUĞUM BİLGİLERİ TOPLUMA AKTARDIM’

Bana yöneltilen suçlamalardan biri yasaklanan bilgileri temin etmek olarak belirtilmiş.  Gazeteye yazdığım yazılarda topluma verdiğim bilgileri bir yerden, bir başkasından temin etmiş ya da almış değilim. Yazılarda topluma verdiğim bilimsel bilgiler esas olarak proje ekibinde yer alan araştırmacılardan biri olduğum için bende mevcuttu.

‘PROJE BİTELİ ÜÇ YIL OLDU’

Sağlık Bakanlığı’nca yürütülen çalışmalar 2015 yılı sonu itibariyle bitmişti. Proje kapsamındaki araştırmalardan elde edilen bilgileri gözden geçirmek ve bir ana rapor yazmak için 2015 yılı Aralık ayında Antalya’da yapılan toplantının üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçti. Bu süre zarfında projeden elde edilen bilgiler hakkında Sağlık Bakanlığı bir açıklama yapmadı. Bu bilgiler halk sağlığı açısından risk teşkil eden durumlar olduğunu göstermesine rağmen Sağlık Bakanlığı bu olumsuz durumları düzeltmek için herhangi bir ara rapor da açıklamadı.

‘ARA RAPORLARLA NELER AÇIKLANABİLİRDİ?’

Halk sağlığı ya da çevre sağlığı gibi geniş toplum kesimlerini ilgilendiren konularda yapılan araştırmalardan elde edilen bilgileri açıklamak telafisi imkânsız zararlar doğurma olasılığı bulunan durumlarda bir gereklilik olarak görülmelidir. Bu duruma örnek olarak araştırma çalışmasında analiz edilen gıda örneklerinin %17,3’ünün mevzuatın izin verdiği düzeyin üzerinde zehirli tarım kimyasalları (pestisitler) içermesi veya bazı yerleşim bölgelerindeki suların onları içilemez kılacak düzeyde arsenik veya kurşun kalıntısı içermesi örnek olarak verilebilir.

HANGİ KURUMLAR UYARILMALIYDI?

Beş ilde yapılan çalışmalarda analiz edilen gıda örneklerinin %17,3’ünün ülkemizdeki yasal mevzuatın izin verdiği miktarı aşan düzeyde pestisit (Tarımsal üretimde kullanılan zehirli kimyasal maddeler) kalıntısı içerdiği tespit edilmişti. Bu çok yüksek bir kalıntı orandır. Bir fikir vermek amacıyla ülkemizde pestisitlerle ilgili yasal mevzuatın uyumlu olduğu Avrupa Birliği ülkelerinde gıdalarda tespit edilen yasal mevzuata aykırı pestisit kalıntısı oranının genellikle %2’den az olduğunu söylemeliyim. Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla ülkemizdeki gıda ürünlerindeki pestisit kalıntılarının 8-9 kat daha fazla oranda çıkması çok ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak görülmeli. Bu sorun karşısında Sağlık Bakanlığı’nın pestisit kalıntılarını kontrol etmekten sorumlu kamu kurumu olan Tarım ve Orman Bakanlığı’nı bir resmi yazı ile derhal uyarması gerekirdi

ARAŞTIRMA EN ÇOK ÇOCUKLARI İLGİLENDİRİYOR

Bakanlığın yürüttüğü araştırma projesinin çok önemli ve ülkemizde kanımca bir ilk olarak görülmesi gereken bir yönü var. Çalışmada insanlarda hormonal ve nörolojik sisteme zarar veren kimyasal maddelerin çok büyük bir kısmı araştırılmıştır. Hormonal ve nöral sistem bozucu kimyasal maddeler en çok bebek ve çocuklara zarar vermektedir. Dolayısıyla bebek ve çocuk sağlığı açısından Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmanın önemi büyüktür

‘ARAŞTIRMA ÇALIŞMALARINI NEDEN HALKA DUYURDUM?’

Bir bilim insanı şirketlere veya kurumlara değil öncelikle topluma karşı sorumludur. Çünkü toplumun sağlığı ve geleceği şirketlerin ya da kurumların kısa vadeli çıkarlarına emanet edilemeyecek ölçüde önemlidir. Ama her şeyden önce çocuklara karşı sorumluyuz;  hiçbir kişinin ya da kurumun çocukların sağlığını bozma, geleceğini gasp etme hakkı yok çünkü.

Dilek Özçelik 2013 yılında kanser hastalığının tedavisi sürecinde yaşadığı sorunları dile getirmek için devlet yetkililerinden yardım istemiş ancak bu talebi başlangıçta karşılık bulmamıştı. Düş kırıklığına uğrayan Dilek Özçelik televizyon ekranlarından sadece devlet yetkililerine değil hepimize şöyle seslenmişti: “Ben dilenci değilim. İnsanlık konusunda bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda.”

ŞIK’TAN DURUŞMA SONRASI AÇIKLAMA

Duruşma sonrası açıklama yapan Şık, “Bulgularımı tekrar dile getirme fırsatım oldu. Araştırmanın odak noktasında insan sağlığı var ama daha da odak noktasında çocuk sağlığı var. 5 kentteki 1 milyon 300 bin çocuk, özellikle hormonal sistem bozucu kimyasallara yoğun bir şekilde maruz kalıyorlar. Bu çalışmanın temel bulgusu çok hızla önlem alınması gerektiğine işaret ediyor. Ama ne yazık ki Sağlık Bakanlığı’na bu projeyle ilgili ne yapıldığını sormamıza vesile olan ve soruşturmanın genişletilmesini talep eden sorularımız reddedildi. 30 Mayıs’a ertelendi mahkeme, göreceğiz ne olacağını” dedi.

emek.org.tr

 

TTB, sağlıkta yeni düzenlemeye karşı çıkıyor. Sağlık emekçilerine yönelik şiddetten çok, sağlık kurumlarında çalışma hakkına  ve  hekimlik meslek örgütlerine yönelik yasakları içeren ‘sağlık torba teklifi’ görüşmeleri, TBMM sağlık komisyonunda sert tartışmalarla başladı.

TTB yaptığı açıklamada yeni düzenlemeye karşı çıkışını şöyle özetliyor: “Hekimleri işsizlik, yoksulluk ve açlıkla tehdit etmenizi, hekimlerin ölümlerini sıradanlaştırmanızı, her fırsatta sermaye ve yandaşlara rant aktarmanızı, meslek örgütümüzü yok sayan antidemokratik, dinlemeyen tavrınızı kabul etmiyoruz. Yasa tasarısı geri çekilsin

Sağlıkta şiddet tüm hızıyla devam ederken gizli saklı hazırlanan torba yasalarla sağlık sorunları çözülemez. Meslek örgütümüz bu yasa tasarısına TÜMÜ ile karşıdır. Yasa teklifi TÜMÜ ile geri çekilene kadar mücadele etmeye kararlıdır.”

TBMM Sağlık Komisyonu’nda önceki gün sert tartışmalara neden olan ihraç edilen doktorlara çalışma sınırı getiren 5. madde kısmi değişiklikle kabul edildi.

Değişikliğe göre, zorunlu hizmet sırasında atılanlar ile güvenlik soruşturması nedeniyle atanamayan doktorlar tüm özel hastanelerde çalışabilecek. Ancak AKP, zorunlu görev süresinin ardından ihraç edilen doktorlar için ise sadece SGK’nin anlaşması olmayan özel hastanelerde çalışabilme sınırlamasından geri adım atmadı.

HDP’li Serpil Kemalbay, öneriyle yeni bir yurttaşlık statüsünün tanımlandığını vurgulayarak, “OHAL kanunlarından etkilenen 160 bine yakın kamu emekçisini ve onların çevrelerini yurttaşlık statüsünden çıkarıyorsunuz” dedi.

Sağlık emekçilerinin talebi

Tartışmalar üzerine söz alan TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, birliğin anayasanın 135. maddesine göre kurulmuş anayasal bir meslek örgütü olduğunu belirtti. Sağlıkta şiddetle ilgili olarak yasal düzenleme yapılması için yaptıkları çalışmalarla ilgili bilgi veren Adıyaman, “44 maddelik bir torba yasa tasarısını karşımızda bulduk. Hiç alakası olmayan birtakım öneriler getiriliyor bu sağlıkta şiddeti önlemeyle ilgili ama 5. madde var ki 6 bin hekimi ilgilendiriyor. Biz suçlu bir insanı savunmuyoruz, ‘Kanuni olarak adil bir şekilde yargılansınlar, yargılanan insanlara ne ceza veriliyorsa verilsin ama tutup da sizin OHAL şartlarında ihraç ettiğiniz insanlara bir de bu cezayı vermeye hakkınız yok’ diye düşünüyoruz. Soruşturması negatif geldiği için atamaları yapılmayan 1500 kişi var. Bu arkadaşlar açlığa mahkûm edildiklerini düşünüyorlar aileleriyle beraber ve buna isyan ediyorlar” diye konuştu.

“ŞEHİR HASTANELERİNİN AYRICALIKLARI KALDIRILMALI”

Yasa tasarısında yer alan Şehir Hastaneleri konusunda yapılan açıklamalarda “Şu anda Ankara Bilkent’teki şehir hastanesi aylık 2 buçuk milyon liraya kiralanmış durumda. Bu tür yüksek kira mecraları daha önceden 5 yıllığına anlaşılırken bu kanunla anlaşma 10 yıla çıkıyor. Ayrıca maliyenin denetiminden muaf tutuluyor. Bir takım özel şirketlere devlet arazisi veriliyor. Kamu İhale Kanununa da tabi olmayacakları gibi gerçekten çok ayrıcalıklı olanaklar sağlanıyor. Bu madde ile şehir hastaneleri tam anlamıyla bir ticarethane olarak sağlığın içine girecek. Buraya giden vatandaşlarımız birer müşteri şeklinde ele alınacak. Şehir hastaneleriyle ilgili verilen ayrıcalıkların kaldırılarak bunun mali denetimi şeffaf bir şekilde ne kadar harcandı? Bize ne tür bir getirisi var? Toplum sağlığının önündeki sorunlar neler? Bunlar detaylarıyla tartışıldıktan sonra adım atılmalı… Diğer maddeler o kadar çok öne çıkıyor ki şehir hastanelerine tanınan ayrıcalık gündem bile olamıyor. Belki birkaç madde geri çekilecek ve diğer maddeler meclisten geçecek” denildi.

TTB daha önce yaptığı bilgilendirme açıklamasında tasarıda şehir hastaneleri ile ilgili uyarıları şöyleydi:

“Şehir Hastanelerini Yapan ve İşleten Şirketler Lehine tasarının 38, 39 ve 40. Maddeleri;

Teklifle şehir hastanesi yapan şirketler yararına yeni düzenlemeler getirilmesi planlanmıştır. Teklifte “hizmet bedeli” tanımında “ve ihtiyari hizmetlerde sözleşmede yer alan miktara bağlı tıbbi destek hizmetlerinde ise on yılı geçmemek üzere” ile yapılan eklemeyle şirketlere hasta garantisi verilen tıbbi hizmetlerde, 10 yıllık süre garantisi de verilmiş oluyor. Böylelikle Sağlık Bakanlığı’nın bugüne kadar söylediği “beş yılda bir pazar testi yaparak günün koşullarına göre en uygun şirketlerle çalışabileceğiz” savının gerçek olmadığı ortaya konulmaktadır.

Şehir hastanesini işleten şirketlerin işletme dönemindeki teminat miktarının TÜİK tarafından belirlenen Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi (YÜFE) oranında artırılmasını öngören bir değişiklik de teklifte yer almaktadır. Şehir hastanesini yapan şirketlerin, dövize ve enflasyona endeksli sözleşmelerine ilişkin değişiklik yapılmazken, şirketlerin teminat tutarlarında şirketler lehine yapılan değişikliğin gerekçesi teklifte yer almamaktadır.

Şehir hastanesi yapan şirketlere daha önce inşaat dönemiyle sınırlı olmak üzere Harç ve Damga Vergisi muafiyeti tanınırken teklifle bu işletme dönemini de içine alacak şekilde genişletilmektedir.

Şehir hastanesi yapan şirketlere, yüzde 70 doluluk garantisi, ücretsiz Hazine arazisi, en az 25 yıl boyunca kira garantisi, tıbbi hizmetlerde en az 10 yıllık sözleşme garantisi, kurumlar vergisinde indirim, tam KDV muafiyeti, Kamu İhale Kanunundan muafiyet, alacakları kredilere türev ürünler dahil tam Hazine garantisi verilmiştir. Şirketlere sağlanan bu mali kolaylıklar nedeniyle kamunun vergi kaybının ne olduğu, bu tutarla kaç hastane yaptırılabileceği Mevzuat Hazırlama Yönetmeliğine ve 5018 sayılı Yasaya göre maliyet etki analizi ile birlikte sunulması gereken teklifler arasında olmasına karşın teklifte  bu çalışmaları içeren bilgiler yer almamaktadır. Sağlık Bakanının makam odasının da yer aldığı Bilkent’teki binanın aylık kira bedeli 2018 yılı başında 2,5 Milyon TL olduğu gerçeği karşısında bu bilgilerin topluma verilmesinin gerekliliği açıkça ortadadır.

Meslek Örgütleri İşlevsiz Kılınmak isteniyor

Tasarıdaki hekim  meslek örgütlerine yönelik kısıtlama ve mesleki örgüt haklarını engellemeye yönelik değerlendirme de şöyleydi:

“Meslek Örgütlerinin İşlevsiz Kılınmasına ilişkin 11 ve 21. Maddeler:

Tabip ve diş tabiplerinin kamu görev dışında birden fazla işyerinde çalıştırılmaları/çalışmaları   halinde; bu tür çalışmaların sağlık hizmetlerine ve sağlık hizmet ortamına etkilerinin odalar tarafından değerlendirilmesine ilişkin kuralların kaldırılması teklif edilmektedir. Bu değişiklik önerisinin gerekçesi olarak, hekim ve diş hekimlerinin çalışma izinlerinin Bakanlık tarafından verilmesi gösterilmektedir.

6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Yasasının ve 3224 sayılı Türk Dişhekimleri Birliği Yasasında yer alan bu hükümler; bir yandan halkın eriştiği sağlık hizmetinin niteliğinin korunması, diğer yandan hekim ve diş hekimlerinin sınırsız çalıştırılmalarının önüne geçerek çalışanların sağlığının korunmasını amaçlamaktadır.

Hekim ve diş hekimlerini, zincir sağlık kuruluşlarında daha çok çalıştırmak isteyen işverenlerin, oda değerlendirmelerinin kaldırılması taleplerinin hayata geçirilmesi kamu yararı aykırıdır.

Diğer yandan, hekimlerin özel sağlık kuruluşlarında Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen çalışma belgesi verilirken, bu çalışmanın hekimin diğer sağlık kuruluşlarındaki çalışmalarına olan etkisi ve dolayısıyla sağlık hizmetinden yararlanacak hastalara etkisi dikkate alınmamaktadır. Üstelik Bakanlık tarafından düzenlenen çalışma belgesi yeni bir uygulama olmayıp; odalar tarafından yapılan değerlendirmelerin alternatifi değildir.

Meslek mensuplarının meslek odası ile bağının güçlendirilmesi yerine etkisiz kılınmasına dönük olarak yetkilerinin ortadan kaldırılması yönünde düzenleme teklif edilmesi Anayasa’nın 2 ve 135. Maddelerine aykırıdır. Anayasa Mahkemesi’nin, bir meslek odasının üyelerine verdiği bir belgeye ilişkin yetkilerinin kaldırılmasıyla ilgili yasal düzenlemenin denetiminde belirttiği gibi; “Demokrasi, siyasal mekanizma dışında, aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Bir meslek örgütüne üyelik, işlevsiz olur ve biçimsel üyelikten öteye geçemezse, demokratik bir örgütlenmeden de söz edilemez.” İşlevsiz hale getirme, “demokrasiye ve hukuk güvenliğine aykırı düşer” denildi.

emek.org.tr

Giderek artan şiddet karşısında, sağlık emekçileri yaygın nöbet eylemleriyle tepkilerini ortaya koyuyor. Sağlık emekçileri  “Sağlıkta şiddet Yasası”nın çıkarılmasını istiyor. Sol siyasi partiler, aydın ve sanatçılar, meslek örgütleri, sendikalar demokratik kitle örgütleri eylemlere destek veriyor.

Nöbet eylemlerinde, vatandaşlara “Artık yeter! Sağlıkta şiddet yasası çıkarılsın” başlıklı broşürler dağıtılıyor. Broşürde, “Sağlıkta şiddetin son bulması için TTB’nin önerdiği ‘Sağlıkta şiddet yasasının’ çıkarılması ve sağlık ortamında şiddeti körükleyen politikalara son verilmesi talebiyle TBMM’yi göreve çağırıyoruz” ifadesi yer aldı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve tabip odalarının çağrısıyla nöbet eylemlerine başlayan emekçiler, Türkiye çapında bir hafta sürdürülecek.

Psikiyatri uzmanı Dr. Fikret Hacıosman’ın bir hastası tarafından öldürülmesinin ardından, sağlıkta artan şiddet olaylarına bir kez daha dikkat çekmek ve Sağlıkta Şiddet Yasası’nın bir an önce çıkarılmasını talep etmek amacıyla TTB tarafından düzenlenen eylem ve etkinlikler kapsamında, 10-17 Ekim 2018 tarihleri arasında, kentlerin bilinen alanlarında, parklarında nöbet eylemleri gerçekleştiriliyor. Nöbet eylemleri 18.00-20.00 saatleri arasında yapılıyor.

emek.org.tr

 

Psikiyatri uzmanı Dr. Fikret Hacıosman’ın hastası tarafından öldürülmesinin ardından, sağlık emekçileri ve meslek örgütleri tepkilerini eylemlerle ortaya koyuyor.

   

Birçok yerde olduğu gibi Sinop’ta da bir kadın doktor, meslektaşları ve yurttaşlar “Yaşatmak için yaşamalıyız artık yeter” ve “Doktoruna sahip çık” yazılı ” dövizlerle eylem başlattı

Önceki gün yaşamını yitiren doktorun öldürülmesi sonrasında İstanbul Tabip Odası, olayın gerçekleştiği Medicana Hastanesi önünde basın açıklaması yaptı ve ardından sessiz yürüyüş gerçekleştirdi. “SAĞLIKTA ŞİDDETE SON” pankartıyla protesto eylemi yapmış ve tüm sağlık kurumları ve sorumluları “Tüm bunların neler yaşandığına yanıt bulunması, bunun nedenlerinin ortadan kaldırılması lazım” diye göreve çağrılmış ve

“Bir hekimin hastane içerisinde ateşli silahla öldürülmesi sağlık kuruluşlarındaki güvenlik önlemlerinin yetersizliğini göz ardı edilemeyecek, ertelenemeyecek acil bir sorun olduğunu apaçık göstermektedir. Hem hastane yöneticileri hem de kamu idaresi bu sorunu ivedilikle çözmekle sorumludur. Sağlık çalışanları ve Türk Tabipleri Birliği görece basit önlemlerle bile halledilebilecek olan şiddet vakalarına tahammüllerini çoktan kaybetmişlerdi” diyerek düşüncelerini paylaşmışlardı.

emek.org.tr

Baskılara rağmen TTB  (Türk Tabipler Birliği) demokratik mesleki hakkına sahip çıkıyor. TTB işyeri hekimlerinin bilgilerini paylaşmayan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığını uyararak, mahkeme kararını yerine getirmesini ve işyeri hekimleri bilgilerini TTB ile paylaşmasını istedi.

Yargı kararının yerine getirilmemesi olayı, TTB üzerinde sürdürülen AKP iktidarı baskılarıyla birleştiğinde daha anlamlı olmaktadır. TTB nin işlevsizleştirilmesi ve içeriğinin boşaltılması gibi bir gerçeklik karşısında TTB duruşu da önemlidir. TTB, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri bu demokratik duruşu destekliyor.

TTB üzerinde baskılar sürüyor

TTB yöneticilerine yönelik görevden alma ve soruşturma açılması tutumuyla AKP iktidarının TTB üzerinde baskıları giderek artırdığı gözlemlenmektedir.

TTB yöneticilerine yönelik görevden alma ve soruşturma açılmasına karşı DİSK, KESK ve TMMOB gibi sendika ve meslek örgütlerinin düzenlediği basın toplantısında bu durum eleştirilmiş ve ortak açıklamada şöyle denilmiştir:

“Sağlık Bakanlığı kendi bünyesinde çalışan üç TTB MK üyesi hekimi cezalandırarak, işten atarak TTB faaliyetlerine müdahale etmek, TTB’yi etkisiz kılmak ve baskı altına almaya çalışmak istemektedir. Sağlık Bakanlığı aynı zamanda, yasaların TTB MK’ne tanımladığı görevlerini kamusal sorumluluğa, hekimlik değerlerine ve insan haklarına uygun olarak yerine getirme sorumluluğunu engellemeye çalışmaktadır.

Hükümetin ve Sağlık Bakanlığı’nın uygulamalarının sağlık, sağlık hakkı ve insan hakları açısından değerlendirilmesi için Türk Tabipleri Birliğinin özerkliği ve özerk kalması tüm toplum açısından çok önemlidir.

Ancak siyasal iktidar ve onun bünyesindeki Sağlık Bakanlığı’nın asıl amacı uluslararası hekimlik değerleri ve toplumun sağlık hakkı açısından son derece önemli olan bu özerkliği ortadan kaldırmaktır.”

Emek ve meslek örgütleri bu baskılara bir an önce son verilmesini ve demokratik kurallara uyulmasını talep etmektedir…

AKP iktidarı ve yargı kararı karşısında tutumu

Yargı kararı yerine getirilmiyor mu? ‘Yargı bağımsızlığı’nın olmadığı tartışma ve iddiaların ötesinde bakanlık ve hükümetin TTB Merkez Konsey üyelerine yönelik görevden alma ve soruşturma açma gibi özde baskıcı uygulamaları bu düşünceleri kanıtlar nitelikte yaşanmaya devam ediyor. TTB nin sindirilmesi ve kurumsal işleyiş alanıyla ilgili bakanlığın tasarruf ve yaptırımları buna bir örnek oluşturuyor.

TTB bu konuda ikinci uyarı yapması Bakanlığın yargı kararı karşısında duyarsız ve keyfi davrandığı kuşkusu yaratıyor. TTB bu konuda haklı bir tutum alarak bakanlığın yargı kararına uymasını ve TTB’ nin yasal kurumsal işleyişini engellememesini istiyor.

TTB nin yayınladığı açıklama ve uyarısı şöyledir:

İşyeri Hekimlerinin Bilgileri TTB’ye Verilmelidir

İşyeri hekimlerinin çalışma bilgilerini paylaşmaktan kaçınan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na karşı açılan davada Mahkeme, bu bilgilerin Türk Tabipleri Birliği ile paylaşılması gerektiğine karar vermişti. (http://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=799c9922-869f-11e8-9d04-9f4a940769f9)

Söz konusu Karar sonrasında, tabip odaları, işyeri hekimlerinin bilgilerini Bakanlıktan yeniden istemişlerdir. Bu yazılara Bakanlığın verdiği cevapta, mevcut Danıştay kararları içeriklerinden bambaşka biçimde yorumlanmış, Ankara İdare Mahkemesi kararından da habersiz gibi davranılmıştır.

Bunun üzerine, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bir yazı gönderilerek mahkeme kararının gereğinin en kısa zamanda yerine getirilmesi, işyeri hekimlerinin çalışma bilgilerinin Türk Tabipleri Birliği ile paylaşılması gerektiği hatırlatılmıştır.

Mahkeme kararının Bakanlığa tebliğ tarihi uyarınca söz konusu bilgilerin en geç 18.08.2018 tarihine kadar Türk Tabipleri Birliği’ne ulaştırılması beklenmektedir.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi

emek.org.tr

 

Şişli Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin AKP iktidarı tarafından bölünerek, Sarıyer-Çayırbaşı ve Seyrantepe’de yer alan 2 hastaneye taşınması planlanıyor. Bu planlamaya karşı çıkarak kampanyalar da düzenleyen “Şişli Etfal Dayanışması” platformu, bugün Şişli Etfal Hastanesi’nin önünde toplanarak basın açıklaması yaptı.

Halk hastanesine  sahip çıkıyor ve hastanenin bölünüp taşınmasını istemiyor.

Şişli Etfal Dayanışması Platformu adına açıklama yapan Burak Yıldırım isimli hasta yakını  “03 Mayıs 2018 tarihinde İstanbul İl Sağlık Müdürü tarafından yapılan açıklamada, hastanenin Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları bölümlerinin tamamının, diğer bölümlerin de bir kısmının en geç 11 Haziran 2018 tarihinde, tekrar geri dönmemek üzere Sarıyer Çayırbaşı’ndaki 350 yataklı hastaneye taşınacağı ilan edilmiştir. Takip eden aylarda kalan bölümlerin, yapımı Seyrantepe’de devam eden bir diğer hastaneye taşınması gündemdedir. Bu planlama, tekrar bir araya gelmemek üzere bölünüp taşınarak, Şişli’den koparılarak, Şişli Etfal Hastanesi’nin yok edilmesidir. Şişli Etfal Hastanesi, 119 yıllık bir geleneğe sahiptir ve tüm klinikleri bünyesinde barındıran, yan dal uzmanlık birimlerinin büyük çoğunluğunun olduğu köklü bir eğitim-araştırma hastanesidir. Şişli Etfal Hastanesi, Avrupa yakasında yaşayan vatandaşların sağlık gereksinimlerinin önemli bir kısmını karşılamaktadır. Sadece Şişli ilçesinde ve hastaneden hizmet alan Beşiktaş, Beyoğlu, Kağıthane ilçelerinin yakın mahallelerinde 700.000’e yakın yerleşik nüfus bulunmaktadır.” dedi.

Sözcü’den Seda ÖNCELER’in haberine göre, açıklamada 700 bin kişiye hizmet veren hastanenin kapatılması durumunda ortaya çıkabilecek sorunlar ise şöyle sıralandı;

“-Bölgede yaşayanlar ve çalışanlar olarak nitelikli kamusal sağlık hizmetine erişimimiz kısıtlanacaktır,
-Büyük çoğunluğu dar gelirli insanlardan ve göçmenlerden oluşan bölge halkı, özel sağlık kurumlarına mecbur bırakılacaktır,
-Sağlık hizmetlerine daha çok gereksinim duyan ve diğer bölgelere göre daha yüksek bir yoğunluğa sahip olan yaşlı nüfusun, uzak noktalara taşınan ve bölünen birimlere ulaşması bir eziyete dönüşecektir,
-Bölgedeki taşıt trafiği dolayısıylac acil servislere erişimde yaşanacak gecikmelerden kaynaklı, geri döndürülemez kayıpların yaşanması kaçınılmazdır,
-Doğal afetler ve beklenmedik olaylar sonrasında, önlenebilir kayıplara yönelik müdahaleler zorlaşacak, destek imkanları daralacaktır,
-Yine Şişli Etfal’in kapatılıp taşınması ve iki küçük hastane olarak hizmet vermesi;
-Uzmanlık eğitiminin sekteye uğramasına ve verilen hizmetlerin nireliğinde azalmaya yol açacaktır,
-Bazı servislerin servis düzeyinde dahi bölünerek iki hastaneye dağıtılmasını hedefleyen bu planlana sonucunda, hizmet kalitesine olumsuz etkileri olacak, iş güvenliği, çalışma koşulları, nöbet ve çalışma saatleri gibi konularda sorunlarla karşılaşılacaktır. ”

Basın açıklamasının ardından mahallelerde, sokaklarda, pazarlarda, kahvelerde, iş yerlerinde ellerinde imza ve broşürlerle gezeceğini ve imza toplayacağını belirten Şişli Etfal Dayanışması Platformuna,Türk Tabipler Birliği Başkanı Raşit Tükel, bölge esnafları, hastane çalışanları ve hasta  yakınları da destek verdi.

emek.org.tr