Mimar Mücella Yapıcı ile röportaj: Sermayenin krizi ve kentlerin yağmalanması, Taksim Dayanışması ve Gezi Halk direnişi değerlendirmeleri

Yıllardır Mimarlar Odası’ndaki aktif çalışmaları, kentsel dönüşümle ilgili ezilenlerden ve insanca yaşamdan yana doğal ve kültürel varlıkları korumaya yönelik duyarlı ve mücadeleci tavrı ile tanıdığımız Yüksek Mimar Mücella Yapıcı ile yaptığımız röportajı istemeden biraz gecikmeli olarak okuyucularımızla paylaşıyoruz.                                                                * * * – Alev Çevik: Öncelikle, kentsel aslında rantsal dönüşümle ilgili duyarlılığınızı biliyoruz. Bu açıdan […]

Yıllardır Mimarlar Odası’ndaki aktif çalışmaları, kentsel dönüşümle ilgili ezilenlerden ve insanca yaşamdan yana doğal ve kültürel varlıkları korumaya yönelik duyarlı ve mücadeleci tavrı ile tanıdığımız Yüksek Mimar Mücella Yapıcı ile yaptığımız röportajı istemeden biraz gecikmeli olarak okuyucularımızla paylaşıyoruz.

                                                               * * *

– Alev Çevik: Öncelikle, kentsel aslında rantsal dönüşümle ilgili duyarlılığınızı biliyoruz. Bu açıdan genel bir soruyla başlayalım. Neo-liberal politikalarla kentsel dönüşüm arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz.

– Mücella Yapıcı: Özellikle Neo-liberal politikalar dediğinizde, genel anlamıyla aslında kapitalizmin dünya ölçeğinde küreselleştirme diye de adlandırdığı, bir anlamda da hegemonyasını ilan ettiği bir süreç. Özellikle 1970’lerden beri krizlerle oluşan kapitalizm, en son 1980’li yıllarda kendisini birtakım yeni ekonomik politikalarla birlikte dünya ölçeğinde yeniden organize etti. Bu organizasyon esnasında sunulan şey neo-liberalizmdi. Tarif edilen yeni ekonomik ve sosyal politikaların temelinde, önceleri kapitalizmin ilgilenmediği kentsel mekânların tekrar metalaştırılıp krizin çözümlenmesinde yeni bir aşama olarak ele alınması yatıyordu. Kentsel mekânın, yani daha doğrusu kentin kendisinin de her şey gibi sömürü düzenine sunulmasıyla ilgilidir neo-liberalizm ve kentsel dönüşüm arasındaki bağ. Ilıman kapitalizmin pazarlandığı bu dönemin adını, liberalizmin ağa babalarından biri ‘2000’li yıllar kentlerin pazar mekanizmasına egemen olduğu yeni bir kapitalizmin sömürü mekanizmasının trendi olacaktır’ diye koymuştu.

Şimdi burada çok kabaca baktığımızda Dünya ekonomisinin dönüşümünü; kamu sektöründe dönüşümler, özelleştirmeler, özel sektörün etkinliğini artırması ve buna bağlı olarak planlamanın da yeni bir ekonomik-politik çerçevede tanımlanması olarak görüyoruz. Aslında bu bütün dünya ülkelerinde tanımlanmış bir süreç, fakat sizin de sorduğunuz gibi dünya ölçeğine son derece eşitsiz bir şekilde taşınan bir süreç. Özellikle az gelişmiş veya gelişmiş ülkelerde bu sürecin sonunda azmanlaşmış bir o kadar da ciddi bir şekilde yaşamsal anlamda zorlaşmış kentlerin doğuşuna tanıklık ediyoruz. Dünya Bankası’nın ekonomik politikalarına baktığımızda kuralsızlaştırma dediğimiz, deregülasyon dediğimiz, hatırlayın; yeniden yapılanma, esnekleştirilmiş üretim ve iş gücü, aslında bütün bu şeyin zurnanın zırt dediği nokta burada esnekleştirilmiş iş gücü ve üretimdir. (Fordizm bitti, Keynesçilik bitti.)  Bütün bu dönüşüm projelerinin ortaya çıkışında esnekleştirilmiş üretim ve işgücü, mekânsal dezanflasyon yaratıyor. Buna bağlı olarak da yeni kentsel politikaları. Çünkü eskinin üretim ilişkilerinin belirlediği kentler, kapitalizmin sonucunda ortaya çıkmış ve ilişkilerin örgütlendiği ve biçimlendiği alanlar özellikleri o; ama neoliberalizmde kentler tüketim ilişkilerinin örgütlendiği ve belirlendiği yerler haline geliyor.

Şimdi buna baktığımızda da yeni özelleştirmeye varan bu ayrıcalıksız kurallaştırma diye benim tanımlamayı sevdiğim ‘çok da farklı söyleyemiyorum’ çünkü bir kuralsızlaştırma var, mesela kentsel kararlarda bir de bunun ayrıcalıklı kuralsızlaştırma hali var bu kentsel dönüşüm alanlarında. Kentsel rant yaratma politikaları çok fazla var. Ve sosyal politikalarda…

2013_Taksim_Gezi_Park_protests_(15th_June)

Bütün sol kesim, muhalefet bunun üzerine çok yazdı. Sosyal politikalar yerine ekonomik öncelikleri karşılayan politikalar. İşte bütün bunların sonunda üretimden ciddi bir kopuş ki 1980’lerden sonra özellikle işgücünün ve çok hızlanan aşırı derecede hızlı dolaşan bir sermaye, çok ciddi bir kar marjıyla dolaşan bir Dünya sermayesi var. Mekana bağımlı olmaktan kurtulmuş, hani esnek üretim tarzı dediğimiz şey kendini, artık ihtiyaçları da manipüle ediyor. Eskisi gibi bir tarzda değil, ihtiyaçlar da manipüle ediliyor. Her şey pazar ve meta haline gelmiş. Ve ucuz iş gücünün olduğu coğrafyalara doğru kaydığında gelişmiş ülkelere işte bunların ar-ge’leri, şunları bunları, borsalar, reklam şeyleri düşerken bizim gibi az gelişmiş ülkelere de mekan üzerinden ciddi bir şekilde büyük kentsel dönüşüm projeleri, bazen marka projeler, hatta giderek bugünlerde kırsal alanları da yok eden köysel dönüşüm düşüyor.

– Alev Çevik: Kırsal dönüşümü biraz açar mısınız?

 – Mücella Yapıcı: Kent-kır ayrımını yok ediyorlar. Sadece kamu kaynaklarının özelleştirilmesine, emlak eksenli gelişmeye, dünya hiyerarşisinde yer kapmaya, markalaşma söylemlerine dayanan yeni bir ekonomik ve sosyal politika. Bu politika dünyanın her tarafında çok rastlanan bir politika yani sadece bize özgü değil.  Yani etkileri bizdeki gibi görülmese de tüm dünyada İngiltere’de de böyle, İspanyada da bu böyle.

Bizdeki öykü başlarken Neoliberal politikanın temelleri 1980 12 Eylül darbesiyle atılmıştır. Yani onu asla atlamamız lazım. 12 Eylül’de sadece bir takım ekonomik ya da sosyal şeyler olmamış, ne diyelim, yeniden yapılanmalar çok ciddi bir şekilde kente, kent planlamasına dair çok ciddi kararlar alınmıştır. Mesela size çok güncel bir şey söyleyeyim bugün uğraştığımız Galataport ya da Gök Kafesi gibi örneklere ait asıl kararlar; turizm teşvik yasalarıyla, özelleştirme yasalarıyla 12 Eylül’de temelleri atılmıştır. Tüm bu yasalar; orman yasası, kıyı yasası, turizm teşvik yasası, serbest bölgeler yasası gibi esas olarak bu yeniden neoliberal politkaya göre kenti yeniden yapılandırmaya dönük ilk hukuki darbeler 12 Eylül’de vurulmuştur.

1990, o arada Dalan; hiç unutulmaması gereken bir neoliberalist aktördür. Tarlabaşı yıkımlarında rol oynamıştır. Şimdi şu anda bizim yaşadığımız şey bunun devamıdır. O dönemi hatırlar mısınız bilmem ama 1980’lerde başlayan ‘İstanbulun anasını satmalı’ söylemleri, ilk kez gıdanın, planlamanın ve daha pek çok şeyin yabancı sermayeye, yabancı kuruluşlara emanet edilmesi, daha bir sürü şey Birinci Boğaz Köprüsü, ikinci Boğaz Köprüsü gibi çok ciddi kentsel müdahaleler, özelleştirmeler hep o dönemlerde hatta 70lerden itibaren başlatılmıştır. Mesela 70lerde başlayan 80’lerde sonuçlanan ilk özelleştirilen kamu kaynaklı EGS bloklarının yükseldiği 500 bin metrekarelik kamu alanı, fuar alanı Ayamama deresinin yanında. Ayamama deresinin içme suyu, yeraltı su toplama havzası önemli bir alandı. Yer altı su depoları kat karşılığı verildi. Taksim’de İntercontinental ve Ceylan otel bile o zamanların kararlarından biridir. Onların içinde Florya sahil şeridi, Ataköy sahil şeridi işte şimdi onunla uğraşıyoruz. Bütün bunlar fikri olarak temelleri o dönemde atılmıştır.

Ancak işte 1999 yılında depremden önce Dünya Bankasının, kapitalizmin içine girdiği krizleri çözmek adına seçtiği bu yeni politika, Türkiye’de ben çok net hatırlıyorum, müthiş bir ideolojik hegemonya ile savunuldu. Sol siyasiler henüz bu söylemlerin, kent üzerinden oynanan oyunların, neoliberalizmin bu mekan üzerinden, inşaat sektörü, otomotiv sektörü bunların hepsini biliyorduk ama emek üzerinde odaklandığımız için bu mekanda olan ilişkilerin, bu sanayisizleşmenin emek ile olan bağını açıkçası çok da ciddi kuramamıştık. Ya da bana öyle geliyor. Kuran varsa özür diliyorum. Çok fazla kentsel meselelerle uğraşmak neredeyse sadece meslek odalarının ve çevrecilerin işiymiş gibi neredeyse bir  üst düzeyde liberal  uğraşı alanı olarak görülüyordu. Nitekim biraz öyle bir yanları da vardı.

Ama esas olarak 1990’larda Dünya Bankası, küresel ekonomiye başarılı bir eklenme için temel politik küresel ölçekte yarışmacı kentlerin yaratılması gerekli, dedi bizlere. Bu rapor 1999 V raporudur Dünya Bankasının. Bize özgü raporudur ve 1999’da bunun üzerine o zaman İstanbul. Küresel hiyerarşide yarıştırılmak üzere dünya sermayesine sunulan bir kent olarak ilk kez 8. Beş yıllık kalkınma planına girmiştir. 2001 ve 2005 arasında. Bu çok ilginçtir. Sermayenin sınır tanımayan bir dolaşım hızı var, bu noktada ülkeler uluslararası ekonomik rekabeti ancak dünya kimliğindeki metropoller aracılığıyla yapabilirler. Burada üretim meselesi de yok yani siz tüketimin bir pazarı olacaktınız ve bu noktada zaten işte yabancı sermayeyi 1990’lardan itibaren çekmek için atmadığı takla kalmayan bir ülke ve bunun için de deniyordu ki yabancı sermayenin buralara gelebilmesi için siz bu yabancı sermayeye mümkün olan en elverişli piyasa koşullarını sunacaksınız. Ve o noktada hatta kentsel alanlarda yerel yönetimlerin görevi de şöyle tanımlanmıştı: Kentsel yatırımlarda bir kere cazibe teşkil edecek promosyon çalışmaları yapmak yani planları hazırlamak, veri tabanlarını hazırlamak, kentsel yatırım danışmanlığı yapmak.

mucella-3Dünya Bankası bu sözü söylediği zaman hani 1999’da biz de emir verdim yaparım, vardır ya o dönemin belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna ilk defa kentsel dönüşümden bahsetti.  Biz kendi adımıza şehircilik literatüründe kentsel dönüşüm lafını çok da kullanmazdık. Kentsel iyileştirme, kentsel canlandırma, islah gibi laflar vardı ama dönüşüm lafı çok da bizim alışkın olduğumuz bir kavram değildi.  Neoliberal politikaların ekseninde İngiltere çok ilginç. Tam çağdaş kentin doğuşuna, endüstri kentinin doğuşuna kaynaklık ettiği gibi dönüşüm meselesine de İngiltere kaynaklık etmiştir. Neoliberalizmin beşiğidir.  İlk onların işçi kentleri boşaldı. Oralardan başladı ama dönüşüm demediler, canlandırma dediler. Orada bile bizimki kadar vahşi bir rant hiçbir zaman yoktu.

Şimdi bize gelince 1999’da depremden önce biz şeyi öğrendik. Mega dönüşüm projeleriyle İstanbul dünya kenti olacaktır diye. Bugün uğraştığımız birçok şey Galataport, Haydarpaşa Port vb.leri hep o dönemin tasavvurlarıydı. Pat dedi deprem oldu, üç ay sonra falan. E o zaman 2023 vizyonuydu bu. 2023 vizyonları adı altında kentsel dönüşüm projeleri. Ya bu çarkın içerisinde olacak bu küresel ekonomik sistemde yarışacaksın yahut da ölüm deniyordu.

Ve bu konudaki aklı başında birçok insan bunu kabul ediyordu. Yok muydu sosyalist düşünür, iktisatçı? Vardı… İktisatçılar çok geri kaldı bu konuyu yakalamakta. Menfaat midir, bunu söyleyemem. Ama ben hala bu konuda doğru dürüst neoliberal iktisadın kent ile ilişkisine çok ciddi çalışıldığını düşünmüyorum. İşte sosyalist iktisatçılar var ama tam yeni tezler ileri sürülürken pek bir şey de değiliz yani bir kriz halindeyiz diye düşünüyorum.

Neyse, deprem oldu. Deprem, özellikle Marmara depremi bütün sistemi yerle bir etti. Ya deprem olmuş, kaç bin kişi ölmüş, Türkiye’nin midesi, kalbi, akciğeri çökmüş fakat bu öyle enteresandı ki depremin haftasında burada Amerika’nın bütün müteahhitleri geldiler, Clinton geldiği zaman. Beşiktaş Swiss otelde, Conrad otelde deprem ve küresel iş fırsatları diye toplantı yaptılar. Yani sistem o kadar acımasızdı ki 1999 depremi bile işte depremi fırsata dönüştürmek ve işte tam da seçimler falan oldu, Kadir Topbaş büyükşehir belediye başkanı oldu ve 2003’te iktidar değişti, bizim vizyon-misyon projeleri vardı ya az önce bahsettiğim; o dev mega projeler oldu sana deprem odaklı kentsel dönüşüm projeleri.

Şimdi neoliberal politikalarla bana şeyi sorduğun zaman bütün dünyada yeni ekonomik politikalarla yeni kentsel politikaların izdivacından doğan çocuktur kentsel dönüşüm projeleri. Çünkü kriz artık mekan üzerinden aşılmaya çalışılıyordu. Bu da mekan üzerinden sadece değil bir yandan finans sektörünü besliyorsun, hep birlikte şimdi yaşıyoruz. Türkiye’nin şu anda yüzde 52’si bankaya borçludur. Bir yandan sanayisizleşme, yine de imalat sanayisi hala var İstanbul için konuşursak, ama ciddi bir sanayisizleşme sürece girilmiş,  ekonominin yüzde sekseni sadece inşaat sektörü, inşaat sektörü ve buna bağlı finans sektörüne dayanıyor biliyoruz bunu. Üretimden son derece kopmuş bir ekonomi, sadece kendini bu mekan üzerinden işte bu üçlü ekonomi inşaat, finans, otomotiv sektörü biraz da enerji ekleyebiliriz buna. O da çok dışa bağlı, çok büyük mega projelerle. Nedir bunlar işte esas olarak 3. Köprü, 3. Havaalanı, Kanal İstanbul projeleri Yenikapı, Maltepe, TOKİ’ler; bunlar gerçekten hiç biri kentin asıl ihtiyacının değil, ekonominin günlük krizini çözmek için ya da keş para ihtiyacını, cari açığı çözmek için yapılan bir takım projeler…

–  Alev Çevik:  Bu durum esnek üretimden kaynaklı taşeronlaştırmayı da doğurmadı mı?

– Mücella Yapıcı: Tabii ki, kesinlikle…  Hepsini… Çok birbirine bağlı. Bakın şimdi taşeronlaşma da sadece bize özgü değil. Kapitalizmin dünya ölçüsünde aldığı hal inanılmaz. Almanya’da var. Emeğin sömürülmesi bir yandan emeğin satışı üzerinden de adam kar ediyor. Adam işçi satıyor resmen, köle ticareti gibi, istidam bürolarıyla.  Ya da bizim açın bakın başbakanlığa, dünya sermayesinin kendi Çin’ini yaratma projeleri. Bu ucuz emek üzerinden ancak ülkedeki çarkı döndürmeye çalışıyor. İşte bu, üç çocukla kadını eve kapatma politikasının arkasındaki sadece gericilik ya da muhafazakarlık değil ki, emeğin satılması ve vasıfsız ucuz emeğin üretilmesi. Özellikle bu konuda onuncu kalkınma planı çok ilginç, çok açık. Eğitim konusunda da söylüyor. Adamların öyle bir derdi yok ki, zengin ailelerin çocuğu gitsin özel okulda okusun. Yoksul emekçi ailelerin çocukları okumasın o vasıfsız olsun ya da üniversiteyi bitirsin önemli değil ama gerçekten hizmet sektöründe ucuz emek üretimi olsun.

–  Alev Çevik: Ücretli kölelik kavramı bile karşılamıyor şu anda içinden geçtiğimiz süreci.

–  Mücella Yapıcı: Karşılamıyor tabi…

– Alev Çevik: Bizim de farklı argümanlar, farklı kavramlar kullanmamızı gerektirecek değişimler var. Sömürünün derinleşmesi var…

– Mücella Yapıcı: Sadece artık şey değil ki, beyaz yakalı var, mavi yakalı var, çok ciddi bir üniversiteli gizli işsizlik var. Bu taşeronlaşmayla bizim mimar ve mühendislerde de çok ciddi bir şekilde yoksullaşan, işçileşen, sözleşmeli, taşeron çalışmalarla artık örgütlenme zorluğu var. Mekana bağlı çalışmada çok fazla daraldığı için, ev içi emeği var, o var, bu var… Sınıfın da örgütsüz, sendikasızlaştırma ki siz benden çok daha iyi biliyorsunuz; o durumlar var.  Bütün bunlarda mekana baktığın zaman artık kentin içinde de bir takım yerler öncelikle Beyoğlu, Sulukule gibi sermayeye pazarlanacak, çünkü sermaye artık merkezi istiyor. Onlara pazarlanacak yerin dışında bu bittiği zaman bütün kent halkını bu borç sarmalına yeniden sokmak için de Van depremi bahane edildi. İşte afet yasası politikaları… Şimdi şurada baktığında Türkiye’ye, ben çok da şaşırmıyorum seçim sonuçlarına. Herkes borçlu. Herkesin ya kartı var ya kredisi var ya bir kentsel dönüşüm meselesi ya da bir evini satmaya çalışıyor. Ve artık barınma hakkı değil mesele çoktan aştı. Ciddi bir kriz hali var.

– Alev Çevik: Peki bütün bunlar, oluşturulan yeni yapılandırma dediğimiz süreç sermayedarlar ve iktidarlar açısından tıkır tıkır işliyor mu?

– Mücella Yapıcı: Hayır… Evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Hayır tabi ki. Şimdi şöyle bir şey var özellikle sanayiciler bu konuda ciddi şikayet içinde.

Sanayiciler bir noktadan sonra şimdi hepsi birden çok kısa sürede hiçbir emek vermeden müthiş bir rantla para kazanır hale geldi. Çok kısa sürede müthiş paralar yapılabiliyor ve çok ciddi bir kara para aklama meselesi var. Bunu da iktisaden bilmiyoruz.

Söylenen şu; Türkiye’de Türkiye bütçesinin iki buçuk katı kadar para dolaşıyor, bu inşaatta değil sadece; sağlık sektöründe ve eğitim sektöründe bütün bunları da görüyoruz. Burada çok ciddi yeni bir sermaye birikim süreci var. Bir de hükümetin kendi yandaşlarını kayırma politikaları var, yani sermayedarlar arasında eşit bir dağılım yok, bizi geçtik. Bütün bu kavgalar gürültüler aslında o ‘eşit dağılımda’.

Kendi aralarındaki çelişkileri de büyütüyor bu artık. Mesela İstanbul’daki konut arzı gerçekçi değil. Patlamak üzere bir konut balonu var ortada. Bir müddet sonra şöyle bir şey, kapitalizm burada seni borcunu ödeyecek kadar da beslemesi lazım. Ama öyle bir hale geldi ki iş yok, güç yok; borçlanıyorsun ha bire kredi kartına yükleniyorsun. Öte yandan ciddi bir şekilde işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik var. Yani seni öyle tutuyor ama bunun da sonu yok. Bu da tıkanmaya başladı. Çünkü artık yeni üretim alanları açılmıyor, tarım yok edilmeye başlandı. E herkesin inşaat işçisi olacak hali yok. Şimdi bütün bu sosyal yardım politikaları, makarnalar, kömürler de Soma’da ortaya çıktı işte o kömürlerin nasıl üretildiği. Bir yandan size yardım ediyor bu açığı kapatmak için ki insanlar isyan etmesinler ama bence artık bu kapitalizm krizinin eşiğine gelmiştir. Yani ekolojik krizin eşiğine geldi işte 3. havalimanı, e hortumlar başladı yani. Hem ekonomik krizinin eşiğine geldi hem sosyal krizin eşiğine geldi.

Onun için sen bir şey sormuştun hani Taksim Dayanışmasıyla bütün bunların ilişkisi var mı e tabi yani. Bütün bunlar son derece yoksulun daha fazla yoksullaştığı, orta sınıfın nerdeyse ortadan kalktığı, orta sınıf kavramını sosyalistler olarak tartışabiliriz o ayrı ama ben sosyal bir şey kullanıyorum ama hani kast ettiğim ortadan kalktığı.

–  Alev Çevik: Ya da orta sınıf başka bir şey oldu…

– Mücella Yapıcı: Başka bir şey oldu… bölündü o da. İşte beyaz yakalıların mavi yakalılaştığı bu süreçte bir yandan da bütün bunları yapabilmek için de çok ciddi bütün dünyadaki bu kentsel dönüşüm meselelerinde siz eğer demokrasiyi, özgürlükleri kısıtlamazsanız memnuniyetsizliklerin ifadesi dalga dalga yayılır. İşte Gezi’de gördük. Onun için de bütün bu politikaların da rahat rahat hayata geçirilmesi için de demokrasinin çok ciddi bir şekilde askıya alınması lazım. Bunun da sürdürülebilmesi savaşlarla olur, faşist yöntemlerle olur. İşin bir başka tehlikeli yanı da bu. Bu tür krizler insanların kendilerini memnun hissetmeleri için bir takım manipülasyonların sürdürülebilmesi için de bir diktatörlük rejimine doğru kayılır. Bugün yaşadığımız şey de bundan başka bir şey değildir. Tıkanan boruları tekrar ve tekrar dönerek baskıyla aşmaya çalışacak. Ses çıksın istemiyor çünkü.

Müthiş bir kentleşme var dünyada. 2008’de dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşamaya başladı zaten. Bunun çoğu da az gelişmiş dünya kentleri. Dünya bankası şunu tespit etti, bu tür kentlerde yoksulluk çok daha fazlalaşıyor dayanılamaz hale geliyor, yoksullar ve varsıllar arasındaki makas çok çılgın bir şekilde açılıyor ve bu mekânsal olarak da artık senin gözüne görünüyor ve mekânsal ayrışma başlıyor. Bakın bu da çok önemli bir şey şu anda…

taksim-gezi-parkinda-son-durum-taksim-gezi-parki-canli-izle-_659173_720_400

– Alev Çevik: Bu durum mekânsal ayrışma ve soylulaştırma projesiyle doğrudan ilişkili değil mi? Ayrıca bu projeleri  hayata geçirebiliyorlar mı ya da ne derece geçirebiliyorlar?

 – Mücella Yapıcı: Tabi geçiriyor. Bakın şöyle geçiriyor. Bir kere Tarlabaşı’nı ele alalım. Çok ilginçtir, soylulaştırma kavramını ben sevmiyorum ama şudur. Mutenalaştırma (seçkinleştirme, burjuvalaştırma) diyelim… Ne diyelim, kent içinde o mekan eskiden bir dayanışma mekanı, kentin bütün yoksulları bir arada belli bir dayanışma, ne diyelim ona? Ne diyeyim, simbiyosis diyeyim. Birbirlerine dayanarak kentten beslenen insanlar bir de bunlar. Yoksullar, yaşadığı yerler sen dokuz tane adada olağanüstü bir rant yükleyerek o rantı bütün bölgelere salıyorsun ve kendiliğinden de o insanların o bölgede yaşamasını zorlaştırıyorsun. Böyle korkunç zorla müdahale bu dönüşüm projeleri. Bunun etkileri, sen bir yere atıyorsun bıçağı onun etkileri başka yere başka türlü sıçrıyor. Bugün Bağdat caddesinde, Nişantaşı gibi yerlerde yaşananlar, devlet okullarının kapatılması mesela, devlet hastanelerinin kapatılması, bunlar aslında dönüşümün çok henüz farkında olmadığımız çok önemli örnekleri. Mesela bugün  Yeşilpınar’da, Acıbadem’ de okulların kapatılıp imam hatip okullarına döndürülmesi. Bunlar ciddi gettolar yaratmaya yönelik. Yani siyaseten de sen orada çocuğunu okula yollayamayacaksın mecbursun çocuğunu özel okula yollamaya.

– Alev Çevik:  Yaşamsızlaştırma diyebilir miyiz?

– Mücella Yapıcı: E gayet tabi… Orada sana diyor ki, sana Halkalı’da konutlar yaptım git oraya. Kent içinde kent nedir bütün sınıfların tabakalarının bir arada olduğu yerdir. Kent havası insanı özgürleştirir, lafı oradan geliyor. Bütün kamusal alanları babasının hayrına kapatmıyor, bugün Taksim Meydanını kapatırken sadece bir inat değil bu. Bir araya gelip mücadele etmek, birbirinden beslenmek, dayanışmadan kopartmak istiyor. Siz mekan olarak ne kadar uzaklaşırsanız, bir araya gelmeniz o kadar zorlaşır. Ayrı ayrı gettolarda…  Ve maalesef siz de bu oyuna geliyorsunuz. Çünkü elinizde direnme gücünüz yok.

– Alev Çevik:  Tabi Gezi çok önemli bir mihenk taşı oluşturuyor bu süreçte. Ama Gezi’ye gelene kadar da verilen mücadelelerinin, kopuk kopuk da olsa işçi direnişlerinin, bu projenin hayata geçmesinde etkileri oldu mu veya engellemeleri oldu mu?

– Mücella Yapıcı: Şimdi mesela işçi örgütsüz,  e tabi bu beni aşar… Ben kent ile uğraşan bir kadınım ama gördüğüm kadarıyla bizim işçi sınıfı mücadelesinde sendikalarda sadece başından beri aslında üretimin yeniden örgütlendiği alanlardır, bakın. Ya da konut alanları hayatın da yeniden örgütlendiği alanlardır. Eski 1970lerdeki gecekondu mahalleleri son derece devrimci mahalleleriydi, dayanışmanın  mahalleleriydi, sosyalist mahallelerdi. Ama öyle bir hale getirildi ki mülkiyet işin içine girdiğinde ve insanlar artık hani üretimden gelen gücü kopartılıp da sadece kentsel, yani şu anda bir evin olması bir evini de kiraya verdin mi geçinebiliyorsun.

Yani bugün kentsel mücadele artık barınma hakkı mücadelesinden çok oradaki imar hakkı mücadelesine döndürüldü. Mülkiyet hakkı mücadelelerine döndürüldü. Ha bu eleştirilebilinir mi asla burada tutup da tam bir sosyalist, entelektüel eleştirisi yapamayacağım çünkü çok anlaşılır bir şey. Ama sosyalistler olarak bizler bunun karşısına bir şey koyamadık.

– Alev Çevik: Tam da burada şeyi soracağım, 2005’te bir Eyüp-Güzeltepe direnişi örneğinden bahsetmiştik sizinle. Mesela… Birlikte yaşamıştık. Bunların sürdürülebilir olmamasının ya da bugün o düzeyde daha üst düzeylere taşınamamasının önemli etkileri var.

– Mücella Yapıcı: Sosyalistlerin bu konuda günah çıkarması gerektiğini düşünüyorum, niye? Bütün sosyalistleri demiyorum ama. Mesela Güzeltepe örneğini birlikte yaşadık. Dur, şimdi şuraya döneyim. Mesela İngiltere, İngiltere’de dönüşüm alanlarında mecbursun %30 kiralık alan yapmaya. Yani kapitalizmin ağababası işte… Ya da İsrail’e dön, kendi toprağında mülkiyet yoktur. Mülkiyet üzerinde ürettiğin şeydedir, bizim, 775 sayılı yasada bir ucuz kiralık konut diye bir politikamız var. Sistem ama o kadar akıllı ki seni mülk sahibi yapmaya çalışıyor. Seni çalışırken öyle bir çalıştırıyor ki sisteme tam göbeğinden bağlanıyorsun. O kredi borcunu ödemek için adam sana ne b.. ye dese yiyorsun. Bir iş yetmiyor öbür işte çalışıyorsun, anlatabildim mi? Ya da mülksüz olmak kadar berbat bir şey yok şu anda.

Bir evin olması hayatını kurtarır ve bu noktada kiralık konut mücadelesi sürdürülemedi. Mesela Eyüp-Güzeltepe’de kiralık konut mücadelesi vardı, ben çok içindeydim. Hakları vardı, belediyeye gittiğimizde şey diyorlardı, size ev verelim sakın bizden kiralık konut istemeyin, niye? Başkalarına örnek olursunuz çünkü.

İnatla istemediler…

Taksim Direnişi İstiklal

İnatla. Yani belediyeyle ben kendim konuştum. Aman biz verelim, çok ucuz ev. Sizi konut sahibi yapalım ama lütfen mülk konutu olsun. Şimdi ya mülk ya evsizlikle karşı karşıyasın. Şimdi Türkiye’de özellikle gecekondu çözümünden sonra insanlar evsiz değillerdi ama bu sistem hep beraber bizim gözümüzün önünde ortak mülkiyet, mesela hazine alanlarında olan gecekondu alanları mülklerini vererek ki o zaman hep beraber alkışladık bütün o mahallelerin canına okudu. Şimdi o mahalleler şu anda holdinglerin.

Şimdi hem mahallenin dokusunu bozdu, hem borçlandırdı, çok az bir örnek var geçmişimizde. Yani son 10 yıllık geçmişte Güzeltepe örneği neredeyse tek örnek. Ama diğer yandan ki Okmeydanı’nda da önemli direnişler yapıldı.

– Alev Çevik:  Bu direnişler söndü diyebilir miyiz?

– Mücella Yapıcı: Yok sanmıyorum, ben artık, Haziran’dan sonra başka bir gözün daha çıktığını görüyorum. İnsanlar şunu fark ettiler, sadece mesele bizim evimiz değil. Yani bu mücadele topyekün bir mücadele. Ben sadece kendi alanımı korumaya kalkarsam bunu beceremem ve bu rantı bana yedirmezler. Amiyane tabiriyle. Bunu Fikirtepe’de gördü, Tarlabaşı’nda gördü. Tarlabaşı gibi yerlerin şöyle bir şansı da var, oturuyorsun, mücadele ettin mi rantı yükseltiyorsun. Ya bunları söylemeyelim milletin moralini bozmayalım. İki yüz milyarlık evin bir trilyona satılmasına neden oluyorsun açtığında davalarla.

İşin birçok farklı yönü var bir de şimdi…

Şu anda Türkiye’de bana çok kızacak insanlar, ama ve lakin kent mücadelesi bence hala mülkiyetler üzerinden yürüyor. Burada çok ciddi bir anlayış ve zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Yavaş yavaş bunu görüyoruz ama bizim mesela Tozkoparan’da o yerleşmenin toplu halde çıkarlarını, yerleşmenin standartlarını düşündükleri zaman daha başarılı sonuçlar elde edilmeye başlanıldığını görecekler. Ancak  bu konuda sosyalist kent plancılarının, mimarların, sendikaların özellikle çok ciddi oturup yeni politikalar üretmesi, yeni mücadele alanları ve biçimleri üretmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Kızacaklar bana ama şöyle şeyler var, bir mülk sahibi olmak, işçiyi işveren karşısında güçlü hissettirir, diyorlar. Hayır efendim ne alakası var. Onu diyen de gördüm ben.

– Alev Çevik:  Her yönüyle bakmak gerekiyor, benim anladığım o. Hem dayanışma ruhunun sürekli hale getirilmesi, hem mahalle dokusunun bozulmaması hem de insanca yaşam koşulları için mücadeleyi bütünleştirmek gerekiyor.

– Mücella Yapıcı: Şimdi bunu burada söyleyemem ama elin memleketlerinde işte konut işgalleri, kiralık ev işgalleri bilmem neler var. Yani neden var? Çünkü elverişli barınma bir insanlık hakkıdır. Konut bir barınma aracı olmaktan çıktığı anda herkes için, kullanım değerinin dışında değişim değeriyle senin hayatının güvencesi haline geldiği andan itibaren zaten konut mücadelesi de yön değiştiriyor.

– Alev Çevik:  Ya da çok boyutlu hale geliyor… E zaten evlerinden çıkmama, kendi evlerini işgal etme durumuna düştüler biliyorsunuz o dönemde Güzeltepe’de, başka başka yerlerde. 3000-4000-5000 polis ile çıkarıldılar oradan ve otobüs duraklarını işgal ettiler.

– Mücella Yapıcı:  Çok iyiydi. Direnişin kendisi de iyiydi, fikri de iyiydi. Ya ben nasıl ev sahibi olayım, sistem bana hiçbir zaman kazanamayacağım bir paraya borçlandırıyor ve adam diyor ki bugün bu iyi bir şeydir. Ya nasıl iyi bir şeydir! Türkiye’nin yüzde 52’si borçlu. Yani beş sene sonra kazanacağım parayı varsayarak kredi kartıyla borçlanıyorsun, bu geleceğe güven imiş! Sen beni asgari ücrete mahkum ediyorsun, imzamı satmaya mahkum ediyorsun…

– Alev Çevik:  30-40 yıldır elektriğini, suyunu ödüyor oranın… hatta öyle bir yasa da var. Çok daha iyi bilirsiniz, Avrupa’da işte 30-40 yıl elektriğini ödediği bir yerde yaşama hakkı var. Yani orada sürekli yaşama hakkı var. Sonuçta ben, kötüye gittiğini düşünmüyorum. Evet, bütün bunlar bizi umutsuzluğa götürmüyor tabi…

– Mücella Yapıcı: Hayır, hayır… Sistem ciddi bir patlama halinde, şöyle bir şey düşünemiyorum. Bir gün hiç kimse ödemese, sistem batar. Çok iyi insanlarız. Amerika’da nasıl kriz çıktı?

– Alev Çevik:  Peki şuraya gelmek istiyorum. Gezi Halk Hareketi olarak tanımlıyoruz. Ya da Gezi Direnişi diyoruz. Herkes bir şey diyor. Gezi Direnişinin etkileri pek çok yönden tartışılabilir ama tam da konuştuğumuz bu kentsel, rantsal dönüşümle, kapitalizmin bu son politikalarıyla iktidarın ona bağlı olarak da ilişkisi nedir? Hani bu sadece iktidardaki Tayyip Erdoğan’ın özgürlükleri kısıtlayıcı söylemleriyle sınırlandırılabilir mi yoksa tam da bu politikalarla ilişkisi nedir?

– Mücella Yapıcı: Hayır, hayır tabi ki sınırlandırılamaz. Zaten hatırlarsınız Taksim Dayanışması’nın ilk taleplerinde biz ancak Taksim’den bütün bu olanlara, 3. Köprüye de, Kuzey Ormanlarına da havaalanına da buradan seslenebiliriz demiştik. Çünkü Taksim bu İstanbul’un belki de Türkiye’nin meydanı. Bütün şikayetlerimizi dillendirdiğimiz, birlikte bir arada dayanışabileceğimiz bir meydandı. Ama şöyle de bir özelliği vardı. Birdenbire benim gördüğüm yani ne olduğunu bilemiyorum, ben hala Haziran Direnişinin değerlendirilmesi için erken olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü henüz içerisinden geçiyoruz. Doğru değerlendiremeyebiliriz ama şu çok açık görünüyor yani eğer Validebağ’da insanlar girip de oradan hasır çelikleri kaldırıp bir kenara attılarsa bu Haziran’ın bitmediğini gösterir. Haziran Direnişinde insanlar mekan üzerine yapılan şeylerin aslında direkt bizim hayatımıza, bizim beynimize, bizim yaşamımıza darbeler olduğunu fark ettiler. O kadar fark etmiyorlardı aslında, sadece meslek odaları. bir takım sivil toplum örgütleri, kent organizasyonları arasında söyleniyordu. Ama şimdi bakıyorum Mimarlar Odası’ndan önce Kuzey Ormanları Savunması var mesela. Bunlar çok mutlu edici gelişmeler. Galataport ile ilgili bir gelişme olursa oradan Kent Savunması çıkıyor bir şey söylüyor. Eskiden biz kıyameti koparırdık, ey vatandaş şurada şu oluyor diye. Şimdi öyle değil, mahallesinde bir çöp kutusunun yerinin bile farkında. Bu bence kentli olmanın, yaşadığın yere dair farkında olmanın getirdiği bir sonuç.

Alev Çevik:  Farkındalık mücadeleyi yükseltiyor.

– Mücella Yapıcı: Bu sefer mücadele yükseldi ve insanlar şunu hissettiler, ‘hiç de yalnız değiliz’. Bir kişi bile çıksa mesela Moda’da deprem alanı, şakası yok bunun, dese ki ben bunu istemiyorum burada. Biliyor ki birileri onun sesini duyacak.  30 kişi var orada ve biliyor ki oraya bir 30 kişi daha gelecek. Bu bir mücadele ivmesidir. Bir araya geldiği andan itibaren de zaten dedik ya neoliberal ekonomik politikalar kent üzerinden krizini çözüyor. Bu sefer asıl sistemi sorgulamaya başlamanın yolu da oradan geçiyor. Yoksa siz oturduğunuz yerde sistemi sorgulatamazsınız ona mecali yok. Ama mücadele edip bir araya geldikçe sistem sorgulamaya dönülüyor. Bence Tayyip Erdoğan’ın Gezi’den bu kadar çok şikayetçi olmasının, rahatsız olmasının nedeni budur. Sistemle derdi olan insanların bir araya gelip birlikte mücadele etmeyi başarması, kardeşleşmesi ve taleplerini hep birlikte ortaklaştırabilmeyi başarması sadece Tayyip Erdoğan iktidarı için değil dünya kapitalizmi için de  ciddi bir krizdir, problemdir. Zaten baktığınızda, bu tür hareketler artık küresel bağlarını da kuruyorlar yavaş yavaş. İşte Brezilya’da, Şili’de… Bütün bunlar bence sadece Erdoğan’a bağlanırsa Gezi Direnişine hakaret etmiş olurum.

– Alev Çevik:  O sınırlamalar içini boşaltacaktır çünkü…

– Mücella Yapıcı: Yani görünürde öyle olabilir ama aslında Tayyip Erdoğan dünya sermayesi adına endişeli bence. Kendi iktidarı adına değil. Çünkü o tamamen politikaların buradaki en becerikli ve en başarılı yürütücüsü.

Muhafazakarlık söylemleri -din argümanı kullanarak- bu bazen savaş oluyor, bazen başka bir şey. Ama Gezi’de bir araya geliş, insanların el ele tutuşması bence sistemi korkutuyor. Onun için karşı saldırının boyutları bu kadar yüksek. Tabii, sindirmeye kalkıyor. Kimyasala maruz kalmalar, sokak işkenceleri… Ölülerimiz… Yoğun bir panik bu saldırılara neden oluyor. Ve sizi sindirmeye çalıştı ki bir daha böylesi bir şeyi göstermeye cesaret edilemesin. Ondan sonraki şeylerde bütün mahkemeler, işkenceler, hepsi sindirilmeye çalışılıyor.

Alev Çevik:  Aslında şöyle diyebilir miyiz?  Gezi Halk Hareketi ve ardından gelişen bütün olaylar, mücadele etme biçimleri sistemin reddini içeriyor.

Mücella Yapıcı:Tabi yani…

Alev Çevik:  Değişim isteğini içeriyor. Baskı ve sömürüyü reddediyor. Toplumun dini temelde gericileşmesini, işçilerin, kadınların ezilmesini… Çok birbirine bağlı aslında,

Mücella Yapıcı: Yani tabi onları tam söyleyemedim. Şeyler de vardı. Düşünerek şöyle böyle değil. Ben Gezi’ye şöyle bakıyorum. Gezi örgütlenseydi bu kadar başarılı olabilir miydi bilmiyorum ama kendi öz örgütlülüğünü yaratmış. Sistemi esas ürküten o. Bir araya gelmiş bu kadar itirazın ama her itirazın başka bir kaynağı var, kimi dediğin gibi gericiliğe karşı kimi ona kimi buna. Ama bütün bu itirazların gelip de bir potada çığlığa dönüşmesi ve bunun da hakikaten örgütlü gitmesi, hiç kimsenin korkmaması, herkesin kardeşleşmesi ve bir ötekini kabul etmesi…  Sen bunları yıllarca anlatsan yapamazsın.

Alev Çevik:  Aslında şunu diyebilir miyiz? Yani neoliberal politikalarla birlikte kapitalizm işçi sınıfına, emekçilere, ezilenlere yönelik bir umutsuzluk çağı başlattı. Tam da bu noktada umutsuzluğa karşı verilen mücadelelerin yarını yaratmada değeri çok büyük.

– Mücella Yapıcı: Tabi. En büyük ideolojik hegemonya bu sistemin değiştirilemeyeceğine dair olan inançtır.

– Alev Çevik:  Adaletsizlik ve geleceksizlik… ve umutsuzlaştırma.

mucella-yapici3

– Mücella Yapıcı: Bir de sistem kendisi seni kendi kendine otokontrole alıştırdı. Zihin, bu ideolojik hegemonya öyle bir şey ki herkesin kafası bunu doğal ve meşru kabul ediyor. Şimdi bak.

– Alev Çevik: Gezi direnişi bir çatlak yaratmadı mı orada? Umut yarattı.

– Mücella Yapıcı: Beyninin hapishanelerini açtı diyorum ben. Devrim midir hayır, hazırlık mıdır hayır. Ama herkes için bir kişisel devrimdir Gezi. Korku eşiğinin aşılmasıdır. Bir ‘yeter artık’ çığlığıdır. ‘Böyle yaşamak istemiyorum’ itirazıdır. Ve bir araya gelindiği zaman ‘biz başarırız’ a dair inanç ve umuttur. Ve bu çok önemli bir aşama ve onun için de sistem bundan korkuyor bence.

– Alev Çevik: Peki buradan doğru, Taksim Dayanışması ile de bağlantı kurmak gerekiyor. Taksim Dayanışması’nın rolü ne oldu burada?

– Mücella Yapıcı:Taksim Dayanışması kurulduğu andan itibaren farklı politikaların farklı seslerin birbirini dinlemesini, anlamasını, onların birlikte cümle kurabilmelerinin zeminini hazırladı. Türkiye’de pek yaşanmış bir şey değil. Tabi ki somut bir olay üzerinden -Taksim Meydanı – ama çok da genişti hatırlıyorsan, benim için Taksim Dayanışması’nın en büyük başarısı Türkiye’deki toplumsal muhalefetin olabildiğince bütün unsurlarını (meslek odaları, siyasi partiler, siyasi hareketler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, mahalle dernekleri) bir arada birbirinin dinlediği ve karar alabildiği bir ortam yaratmasıdır.

– Alev Çevik:  Belirli ölçülerde dayanışmayı da ördü.

– Mücella Yapıcı: Yani, birbirine güven, fikrine katılmıyorsa da saygı duymak ve tabi ki bunun Gezi’de özellikle sendikaların, meslek örgütlerinin sorumluluk yüklenmeleri önemlidir benim için. Taksim Dayanışması’nın çok önemli olduğuna hala inanıyorum. Türkiye’nin sosyalist ve toplumsal hareketleri içinde bu kadar değişik politik görüşlerin bir araya gelerek kendilerinden taviz vermeden birlikte durmaya başarmaları benim gelecek için en büyük umutlarımdan biridir. Ki sol muhalefet bu kadar darmadağınık iken bu olmuştur ve ciddi bir anlama, dinleme hali yaratmıştır diye düşünüyorum. Ama çok da fazla, işte misyon yüklemekten yana değilim. Varlığı bir takım bürokratik, yasal şeyleri kolaylaştırmıştır. Çok ciddi bir deneyimdir. Forumlar çıkmıştır ama Haziran’ın yaratıcısıdır, gibi misyonları yüklemek doğru değildir. Ama Taksim Dayanışması’nı hafife almak hiç ama hiç doğru değildir.

– Alev Çevik:  Bence de Gezi Halk Hareketi ve Taksim Dayanışması çok iç içedir. Halkta özgüven ve dayanışma biçimlerini yaratmıştır.

– Mücella Yapıcı: Yeni bir örgütlenme kültürüdür. Yeni bir toplumsa yapılanması olarak incelenmesi, ders çıkarılması gerekir. Ama yine de bence haddini bilmesiyle doğru yerde durmuştur Taksim Dayanışması.

– Alev Çevik:  Peki şu andaki durumu itibariyle Gezi Halk Hareketi, dayanışmalar kalıcı kurumlar üretecek kapasiteye sahip mi?

– Mücella Yapıcı: Bana sorarsanız üretmesinler, yani, kalıcı politikalar siyasetlerin işidir. Gerçekten politik önderlikler, siyasetlerdir sistemi değiştirecek olan. Dayanışmalar belki de halkla siyasi örgütler arasında bir tercüme örgütü gibi. Yani dayanışma dediğin bir mesele için kurulur, o mesele çözümünde dağılır. Başka bir mesele için başka bir dayanışma kurulmalıdır. Ama Taksim Dayanışması’nın kaderi kötü çünkü hala Taksim meselesi çözülmüş değil. Talepler hala yerine getirilmiş değil ama yapacak daha çok işi var.

– Alev Çevik: Peki Taksim Dayanışması’nın, Eskişehir, İzmir gibi şehirlerdeki hareketler ile ilişkileri nelerdir?

– Mücella Yapıcı: Öyle bir ilişki dışarıdan var ama belki de artık Türkiye Dayanışması zamanıdır bilemiyorum. Bunlar benim düşüncelerim. Çok daha fazla bu konuda haddimi aşıp geleceğe dair öngörülerde bulunmak istemiyorum. Tabi ki benim de kişisel görüşlerim var ama şu andaki pozisyonum itibariyle Taksim Dayanışması’nın halen sekreterliğini Mimarlar Odası adına yürüten biri olarak da bana ayrılan alandaki politik hareket kabiliyetim oldukça sınırlı. O hareket alanı içinde de ancak bunu söyleyebilirim.

140206160640 (1)

– Alev Çevik: Uluslararası boyutta dayanışma gerçekleşti mi bu süreçte? Bu anlamda bir çalışmanız var mı?

– Mücella Yapıcı: E gayet tabii dayanışma gerçekleşti. Ama özellikle yürütülen bir çalışma söz konusu değil. Brezilya’dan, Şili’den, Uluslararası Af Örgütü’nden hakikaten Türkiye’den gördüğümüz destekten çok daha fazlasını uluslararası kuruluşlardan alıyoruz. En azından Gezi davalarında çok ciddi uluslararası destek alıyoruz.

– Alev Çevik: Yıllardır son derece duyarlı, kentsel-rantsal dönüşüme karşı – sınırlıyorum belki daha da büyütmek lazım- çalışmalarınız oldu. Bir mimar olarak ne düşünüyorsunuz?

– Mücella Yapıcı: Bu benim mesleki alanımın getirdiği anlayışın gereği. Bence mimarlık böyle bir şey…

– Alev Çevik:  Çok gönülden mücadele ediyorsunuz. Biz buna tanığız. Hem mesleğiniz hem duyarlılığınız gereği.  Yavaş yavaş son noktaları koymak istiyorum. Sizi de çok yormak istemiyorum. Bu mücadele içinde hangi işlev ve sorumlulukları üstlendiğinizi hissettiniz?  Yani gerek Gezi Direnişinde, gerek Taksim Dayanışması’nda. Çok ayırmıyorum zaten.

– Mücella Yapıcı:  Sorumluluk derseniz şimdi orası karışık benim için çünkü ben hem bir kadınım hem bir sosyalistim hem feministim. Ama vallahi içimden aklım ve vicdanım neyi söylüyorsa onu yaptım. Onun dışında bir şeyi planlayarak yola çıkmadım. Ama sorumluluk diyorsanız, hala çok büyük bir sorumluluk- hepiniz gibi- bende çok ciddi bir sorumluluk hissediyorum. Özellikle yedi gencimizin katilleri bulunana kadar da bu sorumluluk hissim asla kaybolmayacak. Yani bu konuda ha buna sebep olmak –neden olmak anlamında değil ama çok ciddi bir vebal üstlendiğimizi hissediyorum bu konuda. Hani gözüm açık gideceğim eğer o katiller bulunmadan bana bir şey olursa. Çünkü affedilemeyecek bir şey. O çocukların;  Ali İsmail’in, Berkin’in, Medeni’nin,  Abdocan’ın, Mehmet’in, Ethem’in, Ahmet’in, Hasan Ferit’in, böyle bir sistemde gerçekten sadece sistemin bekasını sağlamak için sadece ürkütmek için ve bu emri verdim, diyen insanın, bir de %52 ile cumhurbaşkanı olduğunu düşünmek bu konuda üzerime aydın olarak da, kadın olarak da, sosyalist olarak da, feminist olarak da düşen sorumlulukları sanki beşe katladı gibi geliyor bana. Bunu hepiniz hissediyorsunuzdur.

mucc

– Alev Çevik:  Elbette ki… Zaten Taksim Dayanışması’nı oluşturan tüm kurumlar için bu geçerli değil mi? Yani hem bu kolektiviteyi arttırmak hem belki yeni bir biçime dönüştürmek işte örneğin Türkiye Dayanışması gibi…

– Mücella Yapıcı:  Bir de şöyle bir şey var. Bir şeyin olabileceğini gördüğünüz anda zaten ondan sonrası hep size şey. Ya işte biz onu bir kere yaptık. Bu ki burada biraz soğukkanlı ve sakin davranmak lazım. Ama o günler yaşıyoruz ki artık. Farklı mücadele biçimleri belki.Tek tek artık gidip herkesle konuşmak gerekiyor. Ya bu medyayla nasıl mücadele edeceksiniz? Artık ben insanlara da kızamaz hale geldim.

– Alev Çevik: Tabi burada Taksim bir sembol aslında. Çok da önemli bir sembol. Kapitalizm her şeyi öldürürken mücadelenin neye kime karşı olduğu meselesinde bir simge aslında.

– Mücella Yapıcı: Bir şey daha söyleyeyim mi?

– Alev Çevik: Buyrun.

– Mücella Yapıcı: Bir tek şeyden korkuyorum. Türkiye’de çok böyle şey olmadım hiçbir zaman. Parti, politik, örgütlü falan olmadım. Haddini bilen, kentle uğraşan, düz devrimci olarak kendini adlandıran sosyalist bir kadınım. Türkiye’de gördüğüm bizim sol kesimin çok enteresan bir şeyi var. Çok kitleniyoruz mesela kendi şeylerimize. Taksim Dayanışması’nda gördüğüm; bir araya geldiğimizde gerçekten başarılı olabiliyoruz. Şimdi, kent meselesi hiç siyasal bir iş değilmiş gibi ilgilenmezken bizim sol yanımız, politik yanımız, kent ile çevreyle liberallerin işiymiş gibi ilgilenmezken, hiçbir zaman bunun politik üst cümlesini kurmaya yeltenmez iken, şimdi hep beraber kentçi olduk ama politik üst cümleyi unuttuk. Ben bundan korkuyorum. Türkiye’de şunun ikisini bir arada yapmayı öğrendiğimiz zaman çok şey değişecek. Neoliberalizmin ağababasının söylediği sözdeki gibi, çok söylüyorum o sözü ; think  global act  local. ‘ Global düşün, yerel davran’. Ya global davranıp global davranıyoruz ya da tam tersi. Yani onun kapitalistler için söylediği şeyi yapmalıyız. Gerçekten kent meselelerinin üst politik cümlelerini kurmadan uzmanlığı da unutup sırf o meseleye daldığımızda da başarılı olamayabiliriz. Taksim Dayanışması’nın başarısının sırrı buydu, bir meydandan kocaman bir politik üst cümle kurmaya başardık.

Taksim mücadelesinden çıkarılacak sonuç budur. Bir kent meydanı size bir dünyayı gösterdi. İşte bütün her yer, bir bostan mücadelesini de bütün hepsini bir araya getirip bir üst cümle içinde hep birlikte mücadele etmeyi becerdik biz Taksim’de. Böyle bir şey yapmamız lazım. Ama ne yazık ki bunu henüz yapamıyoruz.

– Alev Çevik:  Hayatın diyalektiği bunu bize dayatıyor ama biz bir takım görmelerde gecikiyoruz.

– Mücella Yapıcı: Ama belki acele etmemek lazım. Belki de yavaş yavaş olacak bir şeydir. Çok büyük bir deneyim yaşadık, herhalde bunun sonucunda da ben çok şey kazandığımızı düşünüyorum hepimizin. Hep diyoruz ya Haziran’dan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, gerçekten olmayacak. İşte görüyoruz. İnsanlara bir cesaret geldi, kolay değil. Kadınların Validebağ’a inip de şantiyeye girip demirleri öte yana koyması çok kolay bir iş değil. Ya da Tercüman Sitesi’nde hortumla su sıkıyor halk, harika bir şey.

– Alev Çevik: Mücadele devam ediyor. Bir takım sönümlenme, forumların- dayanışmanın sönümlenmesi, diye tarif edilen, biz hiç sevmiyoruz bu sözü ama, bu noktada ne düşünüyorsunuz? Sönümlenme çok yanıltıcı ya da abartılı bir söylem mi?

Mücella Yapıcı: Toplumsal hareketler böyledir zaten. Sonsuza kadar aynı hızda süremez, ölürüz zaten. Ama şu var ki o dikkat, hassasiyet çok diri. Sadece mesele üst politik dili doğru kurabilmekte, o da dediğim gibi siyasetlerin işi.

– Alev Çevik:  Evet, uzun soluklu bir mücadeleden bahsediyoruz.

– Mücella Yapıcı: İnsanlar apolitikleşmişlerdi, suskunlardı 80’den sonra, bu atıldı bir kere. Bunu yırtıp attığınız zaman diyalektiğin gereği bundan sonrası üzerine zaten adım adım konulur. Tabi ki şiddet, faşizm sizin bu direnişinizi sizden çok daha iyi görüyor. Onun için her türlü şekilde sizi baskılayacaktır ama dünya toplumsal tarihlerinde kazanan iktidar yok, faşizm- diktatör var mı yok. Onun için bazı dönemlerde geri çekilmiş bazı dönemlerde sıçramış ama sonunda insanlık bunu kazanacaktır. Ama şimdi bizim acelemiz var yani 1920’lerdeki gibi değil kayıp. Çok hızlı ilerliyor, sermaye çok hızlı. Her türlü imkan elinde ve kayıplar çok fazla.

Onun için biraz daha uyanık ve aceleci olması gereken kuşaklarız bizler. Çok da rahat değiliz onun için belki de üretim ilişkileri, biçimleri orada konumlanmamız; emeği belki yeniden tekrar tarif etmemiz, örgütlenme biçimlerini belki değiştirmemiz bunların hepsi beni çok aşıyor. Ama ben inanıyorum ki birlikte bir akıl oluşturabilirsek hem üretimden gelen gücümüz hem akıl gücümüz ile her şeyi başarabiliriz.

Bu sistemi devam ettiren bizleriz. İpleri bizim elimizde bu çok önemli. Sadece kol emeğinden bahsetmiyorum çok önemli, ama beyin emeği de bizim elimizde. Bunu fark ettiğimiz andan itibaren o sınıf bilincine eriştiğiniz andan itibaren zaten işiniz çok kolay. Ama sizi sistem borçla bağlıyor, size yeni tüketim kalıpları öğretiyor. Belki de bu bir meydan- park savunması bize tüketim kalıplarının dışına çıkmayı da öğretiyor. Gezi’de alışveriş merkezine gitmeden on beş gün geçirmek bir nesil için dünyanın en büyük eğitimidir bence. Ben o neslin çok da fazla AVM’den artık zevk aldığını düşünmüyorum. Bu o tüketim kalıplarını kırmaya da yöneliktir aynı zamanda.

– Alev Çevik: Son olarak, Ortadoğu halklarına yönelik zulüm ile ilgili tüm bunlarla bağlantılı olduğu için birkaç cümle görüş almak istiyorum?

– Mücella Yapıcı: Şimdi bakın, enerji politikalarından tutun kara paraya kadar uzanan üretimden kopmuş, üretimi kilitlemiş bir kapitalizm var. Henüz Irak’tan çıkmadan inşaat şirketleri orada.Yani bu yeni bir paylaşım.

– Alev Çevik:  Neoliberalizm bile yetmiyor mu bunu anlatmaya?

– Mücella Yapıcı: Emperyalizmin geldiği aşamadır neoliberalizm. Tam doğru bir tanım değil, tamam alıştık da. Aslında kapitalizmin bİr aşaması değil midir bu? Üretimden kopmuş, tüketimi örgütleyen, hızlanmış ve artık kendini savaşlarla krizlerle döndürüyor. Nedir savaşların nedeni? Bütün o ekonomik Ortadoğu coğrafyasını, ekonomisini yeniden belirliyorlar. Çok ciddi bir şekilde arkasından inşaat işleri, enerji işleri, su işleri bilmem neleri giriyor mu o coğrafyaya. Yani gittiği anda hangi şeyi hangi işi hangi enerji işini hangi sermaye grubuna verecek, belli. Orada ciddi bir su savaşı da var şu anda. Tarım alanlarının kapatılması var. Yani bölünmelere baktığımız zaman dünyanın en bereketli coğrafyasında bu işler oluyor çünkü yeni enerji alanları da var. Sadece petrol değil. Bir de farklı bir üretim biçimi var. İşte adam gidiyor orada eroin tekelini pazarlıyor. Burada bilmem neyi yapıyor. Bütün bunlar sonuçta ekonomik ve sosyal ilişkilerin emperyalistlerin şirketlerin pay etme yerleri,  çok mu basit? E bu kadar da basit bence. Gerçekten basit. Çünkü arkasından gördüğünüz şey öyle. Bağdat… Yerle bir edildi, tonla inşaat şirketi zengin oldu. İsrail tarım topraklarını kapatmak için savaşa giriyor, biz tarım topraklarını açıyoruz. Bunlar çok kritik savaşlar. Bakın en son alınan şey sulu tarım, su zengini bir ülkeyiz denildi. Şu anda sulu tarım yasaklanıyor ülkeye. Vatan hainliğiyse bu vatan hainliği işte… Üçüncü bin yılda size en çok lazım olacak şey su ve tarım alanıdır. Tohum tekelleri, şunlar bunlar.

– Alev Çevik: Yani mevcut olanı çok iyi değerlendirmek, doğru tahlillerle mücadele biçimlerini düzenlemek ve de yükseltmek gerekir. Burada sosyalistlere, gerçek aydın ve bilim insanlarına büyük sorumluluk düşüyor.

– Mücella Yapıcı: Ve ideolojik hegemonyaya karşı üniversitelerde mücadele yürütülmesi lazım. Bilimin üretilmesi bir endüstri haline gelmiş. Burada çok ciddi bilimsel, akademik ve ideolojik bir mücadele lazım. Tekeller neyi istiyorsa üniversite şu koşulda onu üretiyor. Bu noktada sosyalistler felsefe ve bilimle ilişkisini yeniden kurmalıdır. Bu entelektüel masa başı tartışmaları anlamına gelmiyor tabi ki. Bugün üçüncü köprünün vatandaşın cebiyle olan bağlantısını kuramadığımız sürece mesele ‘onlar çalıyor ama yapıyor’ noktasına gelir. İşimiz gerçekten zor. O yüzden başka türlü bir siyaset ve örgütlenme biçimi de gerekiyor. Herkesin içinde olarak bilgisini ve emeğini kattığı, ortak aklın olduğu yapılar.

– Alev Çevik:  Bu daha başlangıç mücadeleye devam diyoruz o zaman.

– Mücella Yapıcı: Yani evet, herhalde… Ama hiç umutsuz değiliz.

– Alev Çevik:  Çok teşekkür ederiz.

İlgini çekebilecek diğer içerikler

0 yorumlar