İmralı’daki satranç oyunu mu?
Kürt sorunu, silah bırakma ve PKK feshinden sonra çerçeve-Kök yasa tasarısıyla mecliste yol alırken, Kürt halkının talepleri duvarlara çarpıp orada yığılmaya devam ediyor. AKP-MHP iktiarı ve hegomonik güçler tek kale maç oynar gibi istediği gibi devam ediyor sanki… Öcalan, Demirtaş ve diğer siyasi kadroların ve kayyum atanmış belediyeler gibi kazanılmış demokratik mevziler vs yasa kapsamı dışında tutulması bir sessizlik yarattı. Suçlu-terörist muamelesi yanı sıra, Kürt ulusal demokratik hakları karşısında tek ses dahi etmeyen siyasal iktidar, oligarşik despotik karakterini göstermeye devam edecek.
Bu yoğunluklar devam ederken, Eski Halkların Demokratik Partisi Van Bölgesi milletvekili Tayip Temel tarafından, Öcalan’ın siyasal kişiliği ve ‘toplumsal etkinliği ve boyutları’ konusunda ileri sürdüğü tez de tartışma yarattı.


Yazar Olcay Karay da düşüncelerini paylaşarak konuya zenginlik kattı.
Çok ilginç bir konu ve aslında önemli bir tartışma için aydınlatıcı da olan İki yazıyı paylaşıyoruz.
… … …
Politika Gazetesi
İMRALI’DA TEK KİŞİLİK SATRANÇ
TAYİP TEMEL
“Öcalan’ın kullandığı “tek kişilik satranç” metaforu; hareketin hassasiyetlerini, halkın beklentilerini ve devletin kaygılarını tek başına düşünmek zorunda kalmanın yarattığı zihinsel yükü, Zweig’in Dr. B. karakteriyle kurulan paralelliği anlamlı kılıyor”
Stefan Zweig’in Satranç adlı uzun öyküsü, yalnızca tek kişilik bir satranç hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanın tecrit altında, kısıtlı olanaklarla nasıl direndiğini; muhatapsız kalmanın düşünceyi nasıl keskinleştirdiğini, ama bir noktadan sonra kendine karşı oynanan oyunun nasıl dehşete dönüştüğünü gösteren güçlü bir siyasal ve felsefi metindir.
Kitapta Dr. B., tecride alınmışken eline geçen tek satranç kitabıyla önce varlığını korur. Sonra oyunu kendi zihninde ikiye böler, hem kurucu hem rakip olur. Karşı taraf diye tanımladığı diğer “yanı” adına da hamle yapmak zorunda kalır. Tek kişilik oyun ilerledikçe, oyun kurucusuna dehşet salmaya başlar.
Son heyet görüşmesinde Öcalan’ın “Tek kişilik satranca dönüşüyor durum. Bir süre sonra muhataplar sorumluluk almadığı için diyalog ve müzakere kendi kendine ve kendine karşı oynadığın bir oyuna dönüşünce dehşet hâlini alıyor” sözleri, bu yüzden öylesine söylenmiş cümleler değildir. Bu ifade, uzun yıllara yayılan tecritte siyasal düşüncenin ve müzakere pratiğinin karşı karşıya kaldığı zorluğu ve paradoksu anlatan güçlü bir metafordur.
Siyasi müzakereler doğası gereği diyalog sanatına dayanır. Farklı aktörlerin birbirini duyması, birbirinin hamlelerine cevap vermesi üzerine kurulur. Farklı yaklaşımlar ve düşünceler müzakerenin doğasında vardır. “Müzakere barışı” ya da “uzlaşı” denilen şeyler de, farklılıkların kıyasıya çarpışmasıyla oluşan mutabakatlardır.
Ancak karşılıklı temas kanalları kapandığında müzakere yerini niyet okumalara ve varsayımlara bırakır. Karşı tarafın ne düşündüğünü doğrudan öğrenemeyen siyasal özne, zamanla onu kendi zihninde kurmaya başlar. Günümüzdeki tabloya baktığımızda televizyon kanallarında, gazetelerde ve siyasi kürsülerde Başkan Öcalan’a çoğu zaman böyle bir algıyla yaklaşılıyor. Elli yıllık retorik ve resmi dil, onu kaynağından okumayı ve paradigmasını doğru anlamayı engelliyor. Bu algı kendiliğinden oluşmuş değildir; bilinçli biçimde üretilmiş çarpık bir zihniyetle karşı karşıyayız.
“Tek kişilik satranç” metaforuna dönelim. Öcalan İmralı’da sınırlı koşullarda, bir yanda kendi hareketinin ve halkının beklentilerini, diğer yanda Türkiye toplumunun taleplerini, devletin kaygılarını ve geleceğin ihtiyaçlarını aynı zihinde temsil etmeye, sorunlara çözüm üretmeye çalışıyor. Müzakere ve siyaset neredeyse, muhatap aktörler arasında oynanan çok taraflı bir süreç olmaktan çıkıp, bütün yükü tek aktörün omzuna binen bir satranç oyununa dönüşmüş durumdadır.
Zweig’in kahramanı Dr. B.’yi hatırlamak tam da bu noktada önem kazanır. Başlangıçta satranç onu ayakta tutar. Düşünmek, analiz etmek, hamle üretmek yok edilmeye çalışılan yaşam umudunu korur. Öcalan’ın uyarısının kritik eşiği de öyküdekiyle benzerdir. Dr. B. tek kişilik satrancı ilerlettikçe aynı mekanizma tersine döner ve kendisini dehşet düzeyinde bir yükle karşı karşıya bırakır. Sürekli kendi kendine oynamak, kendine karşı hamle yapmak asıl rolünü oynamasını engeller. Rakip artık gerçek değildir; karşılaşma dehşetin alanına dönüşür.
Bu benzetme günümüz siyaseti açısından önemli bir uyarı taşır. Güçlü, cesur ve inisiyatifli muhatapların olmadığı bir masada yanlış anlamalar büyür, önyargılar derinleşir, siyaset giderek gerçek muhataplar yerine zihinde tasarlanan aktörlerle yürütülmeye başlanır. Öcalan’ın 90’larda başlayan “Bir muhatap arıyorum” ısrarı bugüne geldiğinde epey mesafe almış, kendi muhatabını neredeyse dişiyle tırnağıyla yaratmıştır. Ne var ki irade, inisiyatif ve kararlılık düzeyi hâlâ silik ve zayıf bir muhataplık sorunu yaratmaya devam ediyor.
Felsefi açıdan bakıldığında insanın kendini ancak başka bir bilinç aracılığıyla sınayabileceği gerçeğiyle karşılaşırız. Karşısında gerçek bir “öteki” olmadığında düşünce sürekli kendini üretmeye başlar. Ortak dünyanın kaybolduğu yerde siyaset ve müzakere de zayıflar.
Bugün dünyanın birçok çatışma alanında görülen temel sorunlardan biri budur. Karşılıklı temasın yerini temsil ve varsayım aldığında her aktör diğerini kendi zihninde yeniden üretir. Oysa gerçek barış, zihinde kurulan rakiple değil, gerçek muhatapla konuşularak inşa edilir.
Öcalan’ın kullandığı “tek kişilik satranç” metaforu; hareketin hassasiyetlerini, halkın beklentilerini ve devletin kaygılarını tek başına düşünmek zorunda kalmanın yarattığı zihinsel yükü, Zweig’in Dr. B. karakteriyle kurulan paralelliği anlamlı kılıyor.
Zweig’in eserinin belki de en önemli mesajı şudur: İnsan zihni olağanüstü bir direniş gücüne sahip olsa da hiçbir zihin sonsuza kadar tek başına siyaset üretemez. Satranç iki kişiyle oynanan bir oyundur. Tek kişilik satranç ise oyunun değil, zorunluluğun adıdır.
Sözü Öcalan’a bırakmak en doğrusudur: “Dem Parti’nin, halkın ve hareketin itirazları ve talepleri var; devletin itirazları, rahatsızlıkları ve talepleri var. Bazen hareket adına hassasiyetleri gözeten bir adım atıyorum, bazen kendimi karşı tarafın yerine koyarak hassasiyetlerine göre hamle yapıyorum. Tek kişilik satranca dönüşüyor durum. Bir süre sonra kendi kendine ve kendine karşı oynadığın bir oyuna dönüşünce dehşet hâlini alıyor. Bu duruma son vermenin yolu, müzakerenin önünü açan iradeli ve inisiyatifli muhatapların karşıma çıkarılmasıdır. Bu yasa mutlaka bu duruma son verecek niteliğe ve işleve sahip olmalıdır.”
Bu tespit ve benzetme güçlü bir eleştiriyi ifade ediyor. Dostların da, karşıtların da üzerine alması gereken hususlar vardır.
Bir hakikati daha anlıyoruz: Öcalan herhangi bir tarafın temsilcisi olarak değil, bir devrimci önder olarak halkların ve toplumun tümü adına bütün taraflarla müzakere ediyor. (Yeni Yaşam Gazetesi)
(Facebook mesajına not yazan kişiler:
Yavuz Atan: Politika gazetesi, Veysi Sarısözen’in yan cebi sanırım.
Olcay Karay: Yavuz Atan öyle görünüyor… Geçmişte benim de kitap incelemelerim çıkmıştı burada. Bu derece kişi kültüne angaje olunduğunu fark etmemişim.)
Yazar Olcay Karay’ın yazısı:
“Yeni Yaşam ve politika gazeteleri, tarihsel olarak inisiyatif aldıklarını mı düşünüyor, bilmiyorum ama :
Şu yazıda “Tek kişilik satranç” metaforu açıklanmıyor, Öcalan’ın dehasının kanıtına dönüştürülüyor
Metnin başlangıcında makul bir yorum var: Tecrit koşullarında gerçek muhatapların olmaması, siyasal aktörü karşı tarafın pozisyonlarını zihninde kurmaya zorlayabilir.
Fakat sonra şu cümle geliyor:
“…bütün yükü tek aktörün omzuna binen bir satranç oyununa dönüşmüş durumdadır.”
Burada Öcalan yalnızca tecrit edilmiş bir siyasal aktör olmaktan çıkıp, bütün tarafların pozisyonlarını aynı anda zihninde taşıyan bir “üst özne”ye dönüşüyor.
Metin açık propaganda düzeyinde bir “Öcalan yüceltmesi” yapmıyor olabilir; fakat retorik ve kavramsal düzeyde belirgin biçimde mitleştirici. Özellikle “kendi muhatabını yaratması”, “bütün tarafların hassasiyetlerini tek zihinde taşıması” ve nihayet “halkların ve toplumun tümü adına müzakere etmesi” ifadeleri, Öcalan’ı sıradan bir siyasal aktörden çıkarıp toplumsal çelişkileri kendi zihninde taşıyan istisnai tarihsel özne konumuna getiriyor.
Gerçek muhatapların yokluğu, hiçbir tekil öznenin kendi zihinsel kapasitesiyle telafi edemeyeceği yapısal bir siyasal eksiklik yaratır.
Bir siyasal öznenin “ben farklı toplumsal kesimlerin çıkarlarını hesaba katıyorum” demesi başka şeydir; bir yazarın onun “halkların ve toplumun tümü adına” konuştuğunu ilan etmesi başka şey.
İkincisi, lideri toplumun üzerinde konumlandırıyor.
Zweig’in Satranç’ındaki Dr. B. aslında bir başarı ve üstün zihinsel direnç modeli olarak okunamaz. Tek kişilik satranç, başlangıçta bir hayatta kalma mekanizmasıdır ama giderek zihinsel parçalanmaya dönüşür.
Metin bunu görüyor:
“Sürekli kendi kendine oynamak, kendine karşı hamle yapmak asıl rolünü oynamasını engeller.”
Ama aynı eleştiriyi Öcalan’a uygulamıyor.
Tam tersine, Öcalan’ın tek başına:
hareketi,
halkı,
Türkiye toplumunu,
devleti,
geleceği
aynı anda düşündüğü anlatılıyor.
Böylece Zweig’in “tek başına düşünmenin sınırı” meselesi, Öcalan’ın “olağanüstü siyasal zihinsel kapasitesi” meselesine dönüşüyor.”
Emek.org.tr